Duygusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Duygusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Aralık 2007 Pazartesi

Evde kalmışlık” duygusu, depresyona itiyor(buketforum)

Niye evlenmiyorsun, evde mi kaldın?” sözleri kadınları çok rahatsız ediyor. Evliliği geciken bayanlar, evlenememe yüzünden psikolojik sorunlarla uğraşıyor.
“Niye evlenmiyorsun, evde mi kaldın?” sözleri kadınları çok rahatsız ediyor. Evliliği geciken bayanlar, evlenememe yüzünden psikolojik sorunlarla uğraşıyor. Bunda çevrenin etkisi de açıkça görülüyor. Evlilikte geç kalan genç kızların başı psikolojik sorunlarla dertte.

Toplum nazarında ‘evde kalmış’ muamelesi gören kızlar horlanıyor. Maruz kaldıkları olumsuz muamele karşısında kimi zaman yalnızlığa maruz kalan genç kızlar, kimi zaman da istemedikleri kişilerle evlenmeye zorlanıyor. Özellikle törelerin güçlü olduğu Doğu ve Güneydoğu’da bu uygulama ağırlığını daha çok hissettiriyor. Evde kalma korkusu erken yaşta evliliklerin de en büyük nedenlerinden biri. Erkekler de aynı olumsuz bakış tarzı ile karşı karşıya.

Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sosyal Alanlar Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Adnan Gümüş, genç kızların yaşadığı bu durumu, kabile ve aşiret ilişkilerinin uzantısı olarak değerlendiriyor. Gümüş, problemin sosyolojik tanımını ise iş bölümünde ‘yaşa’ göre kadın ve erkeğe yüklenen roller şeklinde özetliyor. Belli bir olgunluk evresinden sonra evlenemeyen erkek ve kadınların toplumda ‘fonksiyonu bozuk’ diye algılandığını belirten Gümüş, geleneksel yapıda soyun devamının cinsiyetteki iş paylaşımına bağlandığını hatırlatıyor. Bahsedilen rahatsızlığın zaman içinde ‘anormaliteye’ döndüğüne dikkat çeken Gümüş, dışlanan, baskıya maruz kalan ve sık sık görücülerle muhatap kalan kız veya erkeğin sosyal çareler aramaya başladığını kaydediyor. İçinden çıkılmaz bir hale düşen kız ve erkeğin çevrede sorunlu olarak görülmesi yüzünden özgüvenlerini yitirdiğini anlatan Gümüş, “Saygınlığı kaybetme endişesi, bireyi olumsuz etkiler. Depresyon gibi kısır bir döngünün içine sokar. Cinsiyet ve yaşa dayalı yargılar, şahsın içinde bulunduğu gruplara göre yorumlanmasını gerektirir. Ama sosyal gerçeklik böyle değildir. Örneğin Süleyman Demirel’in, Bülent Ecevit’in çocuklarının olmaması, Devlet Bahçeli’nin evlenmemesi kimi zaman siyasi tartışma konusu olmuştur.” diyor. Meseleyi cinsiyete dönük yapılanmanın somut bir göstergesi olarak ele alan Doç. Dr. Adnan Gümüş, ülkede hâlâ aşiret ve eski kabile ilişkilerinin devam ettiğine işaret ediyor. Gümüş, evlilikte geciken kız ve erkeğin toplumun diğer bireyleri ile eşit sayılmaması psikolojik sonuçlar doğurabileceğini sözlerine ekliyor.

Adana Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Eftale Yalçın, kız ve erkeklerde evlilik yaşının bölgeden bölgeye değiştiğini hatırlatarak doğuda 20-25 arasında olan evlilik çağının batıda 30-35’e kadar çıkabildiğini vurguluyor. Evliliğin kadında sosyal kimlik ve dayanak oluşturduğuna değinen Yalçın, eğitimli ve meslekleriyle ayakları üzerinde durabilen bayanların evlilikte toplumsal baskıya daha fazla dayanabildiğini dile getiriyor. Meselenin temelinde sosyal, ekonomik ve kültürel faktörlerin yattığını söyleyen Dr. Eftale Yalçın, doğu gelenek ve göreneklerinde bayanın ‘namus’ açısından evli ve belli bir erkeğin koruması altında tercih edildiğini aktarıyor. Bazen maddi imkanların yeterli oluşu bahsedilen kısıtlamayı ortadan kaldırmadığını kaydeden Yalçın, modern ülkelerde bile ekonomik özgürlüklerin kadınların evlenmesinde belirleyici etken sayıldığını anımsatıyor.

Yalçın, evliliği geciken bayanların yaşadıkları sıkıntıları şu şekilde açıklıyor: “Niye evlenmiyorsun? sorusuyla şahsın günleri çileye dönüşür. Bu davranış psikolojik kısıtlama ve bunalımı beraberinde getirir. Birisi ile evlenmek çoğu zaman beğenilmek anlamına gelir. Bu duyguyu yaşamamanın verdiği bireysel problemler ortaya çıkar. Sonuçta değersizlik ve yalnızlık duygusu depresyona sebep olabilir.”

‘Gururumuz inciniyor’

Evlenemedikleri için sorunlar yaşayan bayanlar başarılı oldukları alanlarda kendilerini göstermeli. Uzmanlar hanımlara birtakım sanatsal hobi ve bireysel kabiliyetlerini sergileyerek bu durumdan kurtulmalarını öneriyor. Sırf evlenmek için yapılan izdivaçlar, yeni meseleleri beraberinde getirebilir. Çünkü boşanma halinde mal paylaşımı, çocuk, geçimsizlik ve şiddet kişide onarılmaz etkiler bırakabiliyor.

Değişik nedenlerden evliliğini geciktiren bazı bayanlar ise yıllar geçtikçe kişinin aday seçiminde zorlandığını anlatıyor. İsimlerini gizleyen kızlar şunları söylüyor: “Her gün çevrede olmadık eleştiriler alıyoruz. Bu kimi zaman sözlerle kimi vakit espri yollu oluyor. Sırf evlendirmek için bazen kör ve sağır insanlar kapımıza getiriliyor. Elbette ki bu engelli insanlar da evlenebilir. Fakat denklik diye bir şey var. Bazen aşağılanıyoruz. Çoğu zaman acınıyoruz. Bütün bu durumlardan gururumuz inciniyor.”


alıntıdır

2 Aralık 2007 Pazar

Aşağılık Duygusu

Aşağılık Duygusu

Cinsel tepkileri zayıflatan veya cinsel isteği öldüren duygusal engellerden biri de aşağılık kompleksidir. Bazı kişiler, çeşitli nedenlerden ötürü, başka insanlara oranla "eksik" ve "yetersiz" olduklarını düşünür. Bu düşünce, sonunda kişinin cinsel gücünü de etkileyebilir. Başlangıçta hiçbir sağlam temeli olmayan bir "ben beceriksizim, yetersizim" düşüncesi, sonuçta kişiyi gerçekten beceriksizleştirebilir. Bazen de kişilerin genel bir aşağılık kompleksine değil, sadece cinsel yeteneklerinin yetersizliğine ilişkin bir duygunun etkisi altında kaldıkları görülür. Çoğu zaman bunun nedeni, kişinin çocukluk ve ergenlik döneminde arkadaşlarından dinlediği, gerçekle ilgisi olmayan mucizevi cinsel başarı öyküleridir. Bir başka delikanlının bir gecede dört kadınla birlikte yattığını ve sekiz defa "yaptığını" işiten deneysiz bir gencin kendisiyle ilgili bir kuşkuya kapılması doğaldır. Oysa çoğu zaman bunlar doğru değildir ve zaten herkesin cinsel tepkilerinin her zaman birbirinin aynı olması da beklenemez. Kadın ve erkek her insanın, başkasıyla kıyaslanamayacak kendine özgü bir cinsel doyum ve başarı düzeyi vardır. Bundan fazlasını beklemek bu düzeyi de düşürebilir. Bir gecede iki kereden daha fazla "yapamadığını" gören bir erkek aşağılık duygusuna kapılabilir ve bu da ertesi gece onun bir kere bile "yapmasını" engelleyebilir.
Erkeklerin cinsellikle ilgili aşağılık duyguları çoğu zaman penislerinin büyüklükleri noktasında toplanır. Ergenlik çağındaki erkek çocuklar arasında en sık görülen seks oyunlarından biri, penis büyüklüklerinin karşılaştırılmasıdır. Bu tür deneyler sonunda bazı kişiler penislerinin diğer erkeklerinkinden küçük olduğu kanısına varabilirler ve cinsel gücün, penis büyüklüğüne bağlı olduğu gibi yanlış bir düşünce de taşıdıkları için, kendilerinin eşlerine zevk verecek kapasitede olmadıklarından endişe edebilirler.
Cinsel organ büyüklüğü, bir çok toplumda görülebilen bir saplantıdır. Bugün Selçuk'taki Efes müzesinde bulunan Romalılar dönemine ait Bes Tanrısı Heykeli, bir cinsel ve toplumsal güç simgesi olarak büyük penisin taşıdığı önemi gösterir. Rönesans dönemi Avrupası'nda da Aristokrat Sınıf'tan erkeklerin de, cinsel organlarını büyük göstermek için pantolonlarının içine çeşitli maddeler yerleştirdikleri bilinir. Penis büyüklüğü saplantısı, çeşitli kültürlerde, cinsel faaliyetin başlatıcısı ve aktif öğesi olarak erkeğe verilen önemle ilgilidir. Kadının pasif ve bekleyen bir seks nesnesi, erkeğin ise cinsel hazzın asıl "sahibi" olarak görülmesi, penise de gerçek dışı bir rol yüklemiştir. Oysa organ büyüklüğünün cinsel güçle bir ilişkisi yoktur. Bu, büyük burnu olan erkeklerin büyük penise, büyük ağzı olan kadınların da geniş dölyoluna sahip oldukları iddiasına benzeyen bir hurafedir. Diğer yandan, büyük penisli erkeklerin eşlerine daha çok zevk verecekleri düşüncesi de doğru değildir. Cinsel birleşme sırasında dölyolunun en duyarlı bölümü, ağıza yakın alt kısımlarıdır; penis, büyüklüğü ne olursa olsun, dölyolunun bu kısmına değecek bir uyarıcı görevini yapacaktır. Üstelik, çoğu kadının asıl cinsel duyarlık merkezi; dölyolu değil, klitoristir. Cinsel birleşme sırasında klitoris erkeğin penisine değil, penisin üstünde yeralan tüylü bölgeye değer ve bu bölgenin basıncıyla uyarılır. Eğer bir kadın, sırf bilgisizlikten ötürü, büyük bir penisin kendisine daha çok zevk vereceği düşüncesine saplanmışsa ve bu saplantıdan ötürü küçük penisler kendisine psikolojik bir haz vermiyorsa, sorun organ büyüklüğünden değil, yalnızca bir psikolojik koşullanmadan kaynaklanmaktadır.

Suçluluk Duygusu

Suçluluk Duygusu

Bazen de başarılı ve doyurucu bir cinsel yaş**ın önüne dikilen engel, aşırı bir utangaçlıktır. Cinsel konularda rahat olmayan aşırı sıkılgan kişiler heyecanlarını kontrol altında tuttukları için gerçek doyuma da ulaşamazlar. Eşlerden ikisinin de büyük bir sıkıntıyla sabahı bekledikleri, başarısız gerdek geceleri, cinselliğin baskı altında tutulduğu bütün toplumlarda çok sık rastlanan bir durumdur. Çoğu zaman bu cinsel işlevsizliğin kökeninde bu suçluluk duygusu yatar. Kadın ya da erkek, gerek hayali, gerekse gerçek bütün cinsel eylemlerinde derin bir suçluluk kompleksinin etkisi altındadırlar ve bu yüzden, orgazma ulaşsalar bile gerçek bir ruhsal ve bedensel bir doyumdan uzak kalmaktadırlar. Bunun nedenleri kişinin çocukluk deneylerinde aranmalıdır. Bazı çocuklar, hiç bir bedensel temasın hoşgörülmediği bir atmosfer içinde yetiştirilmiştir. Anneler ya da babalar, kendi iç yasak ve koşullanmalarından ötürü, çocuklarını yeteri kadar sevip okşamaktan kaçınmışlardır; bu da çocukta fiziksel temasa karşı bir ürkeklik yaratmıştır. Bu tür anne ve babalar, çoğu zaman, çocuğun cinsel organıyla oynamasına da izin vermemişler, onu mastürbasyon yaparken yakaladıklarında hakaret etmişler, cezalandırmışlardır. Bunun, çocukta cinsellikle "günah" düşüncesinin birleşmesine yol açması kaçınılmazdır.
Suçluluk duygusu bilinçli bir duygu da olabilir, bilinçsiz de. İnsanların önemli bir bölümünde bilinçli bir günah düşüncesi değilse bile, bulanık ve kişinin, kendisinin farkında olmadığı bir utanç duygusu cinsel yaş**ı etkisi altında tutar. Günümüzde bile çocuklara cinsel organ ve duygularının birer suç unsuru olduğu düşüncesi yerleştirilmektedir. Bu bilinçli olarak öğretilmese bile, aileler ve yakın çevreler günlük davranışlarıyla bu duyguyu çocuğa aşılamaktadır. Cinsel bölgeler örtülmekte, cinsel konular suskunlukla geçiştirilmektedir. Nitekim, soğukluk ve iktidarsızlık gibi sorunların, cinsel konularda rahat, bol cinsel çağrışımlı konuşmalardan çekinmeyen ve yemek yeme, oturma ve yatma eylemlerini tek bir oda içinde yürüten köy toplumlarından çok, cinsel bakımdan kapalı ve cinsel eylemin herkesin gözünden uzak ayrı "yatak odalarında" sürdürüldüğü kent topluluklarında daha sık görüldüğü bilinmektedir. Bu tür toplumsal nedenlerin yanısıra, cinsel organlarla dışkı organları arasındaki yakınlık da cinsellik ile kirlilik arasında güçlü bir bağın kurulmasına yardım etmektedir. Böylece bir yandan suçluluk, kirlilik ve cinsellik, öbür yandan "iffetlilik", temizlik ve hatta cinsiyetsizlik, cinsel yönden baskı altındaki kişinin zihninde birbirine karşıt ilkeler olarak ortaya çıkmaktadır.
Suçluluk duygusu, kişiyi, oral veya anal seks gibi cinselliğin sadece belirli biçim ve yönlerinden uzak tutabileceği gibi, genel bir soğukluk, isteksizlik veya iktidarsızlık da yaratabilir. Kimi zaman da, suçluluk ve kirlilik düşüncelerinin arasından geçerek cinsel hazza ulaşmayı başarabilmiş kişilerde biraz farklı bir saplantı belirir: yaşamlarında cinsellikle "kötülüğün" özdeştirilmesini yaş**ış böyle kişiler, sadece "günahkar bir atmosferde" seks yapmaktan hoşlanır olurlar. Ancak ağrılı, sancılı veya yasak bir ilişki kendilerine zevk verebilir. Bununla birlikte, kişinin eşiyle mutlu olmasının böyle bir ilişkiye bağlı olduğu ve iki taraf da onayladığı sürece, çocuklarla cinsel ilişki gibi toplumca suç sayılan davranışları içermemesi koşuluyla böyle bir ilişkiyi bir cinsel sapma saymak yanlış olur.