nedir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nedir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2007 Çarşamba

Çocuklarda ATEŞ

Ateş nedir, neden yükselir, ne zaman normalin üstünde kabul edilir, nasıl düşürülür?

Çocuklarda ateşle beraber nefas alma ya da yutkunma güçlüğü, kusma ya da ishal varsa,doktora gidilmesi öneriliyor. sitesi çocuklardaki ateş konusunda ayrıntılı bilgiler veriyor.

Ateş (pirezis) kelimesinin kökeninin Perikles’e dayandığı bilinmektedir. Perikles (M.Ö. 495-429) döneminde yaşamış Yunanlı bir filozoftur. Perikles döneminde hekimler bir takım enfeksiyonları ateş tipi ile tanımlıyorlardı. Ateş bir hastalık değildir. Bir enfeksiyon, bir ödem, bir doku hasarı, aşı gibi nedenlerle vücut ısısını düzenleyen termoregülatör merkezdeki dengenin bozulmasıdır. Çocuğun kulaktan veya ağızdan ölçülen ateşi 36-36,8 ise bu normal ateştir.

YÜKSEK ATEŞ NEDİR?

Rektal: 38, koltukaltı: 37, oral: 37,5 olarak ölçülen ateş yüksek ateştir. Yüksek ateş küçük çocuklarda havaleye neden olabilmektedir. Ayrıca ateş miyokard fonksiyonlarını olumsuz etkiliyebilmektedir.

Çevresel faktörlerin (çevre ısısının artması, çeşitli metabolik hastalıklar, bazı ilaçlar) ısıyı artırmasına “hipetermi” denir. Ateşi yükselen kişi üşüdüğünü, oysa hipertermik kişi ise vücudunun ısındığını hisseder.

ATEŞ NEDEN YÜKSELİR?

Ateşe neden olabilecek mikroorganizma (bakteri veya virus) vücuda girer. Bu mikroorganizmalar pirojen adı verilen çeşitli maddeler salgılarlar.

Vücut da cevap olarak endojen adı verilen maddeler salgılar. Vücudun ısısını dengede tutan termoregulatör bölge harekete geçer. Vücudun çeşitli organlarında (akciğer, beyin,vb) bulunan yağ asidi ve türevlerinden oluşan bileşikler sentezlenir. Bunun sonucunda ateş oluşur.

ATEŞLİ ÇOCUKLARDAKİ ACİL DURUMLAR

Ateşli çocukta aşağıdaki belirtilerden bir veya bir kaç tanesi varsa zaman kaybetmeden bir doktora gidilmesi gerekiyor.

Özellikle 2 aydan küçük çocuklarda görülen ateşde,

40 derecenin üstündeki ateşde,

Uyku eğilimi varsa,

Cildinde mor döküntüler oluşuyorsa,

Zor nefes alıyorsa,

Yutkunma güçlüğü varsa,

Geçmişinde havale geçirdiyse,

Boyunda katılık varsa,

Devamlı kusma, diyare varsa.

ATEŞ NASIL DÜŞÜRÜLÜR?

Çocuk ateşlendiğinde alınacak temel bazı önlemler şöyle sıralanabilir:

Giysilerini çıkartmak.

Ilık suyla banyo yaptırmak veya ıslak bezlerle vücut ateşini düşürüp sık sık ölçümlerle ateşin seyrini izlemek.

Yüksek ateşde normalinden daha fazla sıvı ihtiyacı olduğu için bol sıvı almasını sağlamak.

Ateşi oluşturan sebebin ne olduğunun tesbit ve tedavisi için doktora başvurmak.

Çocuk ateşlendiğinde yapılmaması gerekenlerse şöyle:

Üşüyebilir diyerek giysilerini çıkartmamak.

Aşırı dozda ateş düşürücü kullanmak.

12 yaş altındaki çocuklarda aspirin kullanmak

4 Aralık 2007 Salı

Diyabetik Annelerin Bebekleri

İnsulinin kullanılmaya başlanmasından önce çoğu şeker hastası kadın için gebelik sorundu. Oysa bugün, geliştirilmiş, annelik ve doğum öncesi bakım sayesinde birçok şeker hastası anne eskisinden daha rahat bebek dünyaya getirebilmektedir.

Buna rağmen, eğer şeker hastası bir anne adayı iseniz, bebeğiniz, anneleri şeker hastası olmayan bebeklere nazaran daha çok risk altındadır. Anneleri gerek gebelik öncesinde şeker hastası olan, gerekse şekeri gebeliğin etkisiyle geçici olarak (hamilelik şekeri) yükselen çocukların ölüm oranı, anneleri şeker hastası olmayan çocuklardan daha yüksektir. Buna ilaveten, bu bebekler, solunum güçlüğü gibi problemler ve düşük kan şekeri değeri (hipoglisemi) gibi metabolizma anormallikleri ile doğmaya eğilimlidirler.

Eğer şeker hastası iseniz, bir uzmanın bakımına gereksiniminiz vardır. En verimli bakım, hamile kalmadan önce başlar. Doğum bozuklukları ya da bebeklerde başka problemler meydana gelmesi riskini en aza indirgemek için gerek doğumdan önce, gerekse hamilelik esnasında düzenli kontrol şeker hastası anneler için çok önemlidir.

Annenin şekerinin hangi dereceye kadar kontrol altında tutulduğu, bebeğin görünümü ile yakından ilintilidir. Şeker hastası annelerin sıkı kontrol altına alınması dolayısıyla, şeker hastası annelerin büyük kafalı bebek dünyaya getirmeleri bugün geçmişe nazaran daha azalmıştır.

Kilosuna bakılmaksızın, şeker hastası olan tüm annelerin bebekleri öncelikle bir yoğun bakım biriminde gözetim altında tutulmalıdır. Doğumdan sonraki 1 saat içinde şeker testleri yapılmalı ve bundan sonra sık sık tekrarlanmalıdır.

Bazı çocuklarda, eğer kan şekeri doğum sonrasında çok düşükse, damardan glikoz verilmesi gerekebilir. Bu değişiklikler geçicidir ve normal düzenlemeye birkaç gün sonra geçilir.

3 Aralık 2007 Pazartesi

HÜCRE NEDİR

HÜCRE NEDİR
Kök hücre, bir canlının vücudunda çok uzun bir süre bölünmeye devam ederek kendini yenileyebilen ve bu sayede farklılaşmış hücreler oluşturabilen farklılaşmamış hücrelere verilen addır. Bir başka deyişle farklı hücre tiplerine dönüşebilme potansiyeline ve kendisini yenileyebilme gücüne sahip olan hücrelere kök hücre denir. Vücudumuzdaki kas, karaciğer, cilt hücreleri gibi hücrelerin hedefleri bellidir ve bu hücreler bölündükleri zaman yine kendileri gibi bir hücre oluştururlar. Örneğin karaciğer hücresi bölününce yeni bir karaciğer hücresi oluşur. Oysa kök hücrelerin bu hücrelerden farklı olarak belirlenmiş bir fonksiyonları yoktur. Bu yüzden aldıkları sinyallere göre farklı hücre tiplerine dönüşebilirler. Bunu belirleyen en önemli etkenler de genler ve dış uyaranlardır. Vücudumuzdaki herhangi bir hücre grubunda ölüm ya da hasar meydana gelince kök hücreler hangi hücreye ihtiyaç varsa o hücreye dönüşüm gösterirler. Erkeğin spermi ile kadının yumurtası birleşip döllenme oluştuğunda ortaya çıkan hücre yani zigot tek başına tüm organizmayı meydana getirebilecek genetik bilgiye ve güce sahiptir. Bu, tüm hücrelere dönüşebilme potansiyeline sahip ilk embriyonel hücreye “totipotent” hücre, yani herşeyi yapabilen hücre denir. Döllenmeyi takiben ilk 4-5 gün içerisinde bu hücreler aynı güce sahip olup herbiri tek başına bir organizma meydana getirebilme yeteneğinde hücrelerdir. Yaklaşık 5 gün sonrasında yani 2-3 bölünme sonrasında oluşan hücre kitlesine de blastosist denir ki bu kitle (iç hücre kitlesi) içindeki hücreler de vücuttaki tüm hücrelere dönüşebilme yeteneğine sahiptir. Ancak bu hücreler tek başlarına bir organizmayı oluşturamazlar. Bu nedenle bu hücrelere

“puliripotent” hücre denir. Bu aşamadan sonra hücreler daha özel fonksiyonlara sahip olmakta ve erişkin kök hücreleri oluşturmaktadırlar. Biraz daha özelleşmiş olan bu kök hücrelere ise “multipotent” hücre denmektedir. Buna en iyi örnek hem çocukluk döneminde hem de erişkin dönemde kemik iliğinde bulunan hematopoetik kök hücredir. İnsan vücüdunda ancak birkaç hücre türüne dönüşebilen bu hücreler, laboratuvar koşullarında gerekli destekleyici ortam ve sinyaller sağlandığında çok daha fazla hücre türüne dönüşebilmektedir( Örneğin hematopoetik kök hücreden sinir hücresi veya kalp kası hücresi elde etmek mümkün olabilmektedir). Bu bilgiler ışığında, insanlık tarihi boyunca sorulmuş olan şu soru tekrar gündeme gelmiştir: “Hasara uğramış bir organın fonksiyonlarını restore etmenin, onun yerine yenisini koymaktan daha iyi bir yolu var mıdır? “

Transplantasyon düşüncesi tarih boyunca bu tasavvuru akla getirmiş olup mitolojide yer alan ve her biri xenotransplantasyon örneği olan sfenkslerin, deniz-kızlarının ve kantaronların örneğinde hayata geçmiştir. Mitolojide ateşi tanrılardan çalarak insanlığa hediye etmesi üzerine Zeus tarafından cezalandırılan Prometheus’un hikayesi de buna bir örnektir. Zeus tarafından Olimpos dağında bir kayaya bağlanarak karaciğerinin hergün bir kartal tarfaından yenmesi şeklinde bir cezaya çarptırılan Prometheus’un karaciğeri hergün kendilisini yenilemektedir. Bu, karaciğer hücresinin REJENERASYON yeteneği ve dolayısı ile kök hücre kavramını ortaya koyan ilk hikayedir. Yüzyıllar sonra bu transplantasyon fantezisi ve teknolojisi, tıbbi bir profesyonelin eline geçerek klasik edebiyatın bir uç örneğini oluşturacak şekilde Mary Shelley’in Frankenstein romanına malzeme olmuştur. Ancak bu durum, neyse ki o devirdeki klinik sonuçları yansıtmamaktadır.

Bugünün kök hücre tedavisi üzerine dünyada belki de ilk çalışmaları yapan, insan ömrünü uzatmanın yolunun, doğum sonrası atılan plasentalarda, kordon hücrelerinde olduğunu söyleyen araştırmacı Prof.Dr.Süreyya Tahsin Aygün’dür. 1950-1960’lı yıllarda kendisi hayvanlarda fetal greftler ve kordon kanı greftleri ile çeşitli hastalıkların tedavisinde araştırmalar yapmış ve almanca tıp dergilerinde yayınlamıştır.

Erişkin kök hücreleri ile ilgili araştırmaların kan ve kemik iliği araştırmalarına dayanmasına karşın, embryonik kök hücrelerle ilgili araştırmalar büyük ölçüde fertilite ve teratokarsinom olarak bilinen bir tümör türü ile ilgili araştırmalara dayanmaktadır. Bu tümörler çeşitli diferansiye dokuları içerebilirler ancak aynı zamanda farklılaşmamış fenotipe sahip olan bir alt-populasyonu da içerebilmektedirler. Bu farklılaşmamış, embriyonal karsinom kök hücreleri içermeyen tümörler benigndir ancak kök hücre nişlerini içeren tümörler büyümeye devam ederek invaziv davranabilirler. Dolayısıyla kök hücre diferansiyasyonunun anlaşılması, malignitenin kontrolünde çok önemli gibi gözükmektedir. Embriyonel karsinoma hücrelerinin kültür ortamında çoğaltılması, ileri doğru atılmış önemli bir adımdır ve ilk olarak 1967 yılında tanımlanmıştır. O zamandan beri insan ve fare teratokarsinomlarından çok sayıda hücre serisi tanımlanmıştır. Bu hücrelerin diferansiyasyonu; embryoid cisimcikler olarak adlandırılan embryo-benzeri oluşumların meydana gelmesiyle sonuçlanan hücre agregasyonu ile gelişir. Söz konusu embryoid cisimcikler ilk olarak, embryonal karsinomlu farelerin asit sıvılarında gözlenmiştir. Bu hücrelerin, gelişimsel biyologlar için de önemli bir model oluşturdukları, çünkü in-vitro diferansiyasyon paternlerinin, embryogenezin çeşitli yönlerini açıkladığı ve 3 germ tabakasının tümünü temsil edici hücrelerin oluşumu ile sonuçlandığı görülmektedir.

Aynı zaman döneminde; in-vitro fertilizasyon kliniklerinden alınan fazla embryolar kullanılarak insan embryonik kök hücrelerinin üretilmesine yönelik çalışmalar da başlamıştır. Bu çalışmalar başlangıçta başarısız olmuş ancak pre-implantasyon blastosistlerinden izole edilen hücrelerde diferansiyasyonu incelemek için yapılan bir teşebbüsde tavşan embryo hücreleri kültür ortamına getirilebilmiştir. 1998’de, yani ilk teşebbüslerden yaklaşık bir dekad sonra, ilk insan embryonik kök hücreleri kültüre edilebilmiştir. Bir ay sonra da, insan primordial germ

HÜCRE NEDİR

HÜCRE NEDİR
Kök hücre, bir canlının vücudunda çok uzun bir süre bölünmeye devam ederek kendini yenileyebilen ve bu sayede farklılaşmış hücreler oluşturabilen farklılaşmamış hücrelere verilen addır. Bir başka deyişle farklı hücre tiplerine dönüşebilme potansiyeline ve kendisini yenileyebilme gücüne sahip olan hücrelere kök hücre denir. Vücudumuzdaki kas, karaciğer, cilt hücreleri gibi hücrelerin hedefleri bellidir ve bu hücreler bölündükleri zaman yine kendileri gibi bir hücre oluştururlar. Örneğin karaciğer hücresi bölününce yeni bir karaciğer hücresi oluşur. Oysa kök hücrelerin bu hücrelerden farklı olarak belirlenmiş bir fonksiyonları yoktur. Bu yüzden aldıkları sinyallere göre farklı hücre tiplerine dönüşebilirler. Bunu belirleyen en önemli etkenler de genler ve dış uyaranlardır. Vücudumuzdaki herhangi bir hücre grubunda ölüm ya da hasar meydana gelince kök hücreler hangi hücreye ihtiyaç varsa o hücreye dönüşüm gösterirler. Erkeğin spermi ile kadının yumurtası birleşip döllenme oluştuğunda ortaya çıkan hücre yani zigot tek başına tüm organizmayı meydana getirebilecek genetik bilgiye ve güce sahiptir. Bu, tüm hücrelere dönüşebilme potansiyeline sahip ilk embriyonel hücreye “totipotent” hücre, yani herşeyi yapabilen hücre denir. Döllenmeyi takiben ilk 4-5 gün içerisinde bu hücreler aynı güce sahip olup herbiri tek başına bir organizma meydana getirebilme yeteneğinde hücrelerdir. Yaklaşık 5 gün sonrasında yani 2-3 bölünme sonrasında oluşan hücre kitlesine de blastosist denir ki bu kitle (iç hücre kitlesi) içindeki hücreler de vücuttaki tüm hücrelere dönüşebilme yeteneğine sahiptir. Ancak bu hücreler tek başlarına bir organizmayı oluşturamazlar. Bu nedenle bu hücrelere

“puliripotent” hücre denir. Bu aşamadan sonra hücreler daha özel fonksiyonlara sahip olmakta ve erişkin kök hücreleri oluşturmaktadırlar. Biraz daha özelleşmiş olan bu kök hücrelere ise “multipotent” hücre denmektedir. Buna en iyi örnek hem çocukluk döneminde hem de erişkin dönemde kemik iliğinde bulunan hematopoetik kök hücredir. İnsan vücüdunda ancak birkaç hücre türüne dönüşebilen bu hücreler, laboratuvar koşullarında gerekli destekleyici ortam ve sinyaller sağlandığında çok daha fazla hücre türüne dönüşebilmektedir( Örneğin hematopoetik kök hücreden sinir hücresi veya kalp kası hücresi elde etmek mümkün olabilmektedir). Bu bilgiler ışığında, insanlık tarihi boyunca sorulmuş olan şu soru tekrar gündeme gelmiştir: “Hasara uğramış bir organın fonksiyonlarını restore etmenin, onun yerine yenisini koymaktan daha iyi bir yolu var mıdır? “

Transplantasyon düşüncesi tarih boyunca bu tasavvuru akla getirmiş olup mitolojide yer alan ve her biri xenotransplantasyon örneği olan sfenkslerin, deniz-kızlarının ve kantaronların örneğinde hayata geçmiştir. Mitolojide ateşi tanrılardan çalarak insanlığa hediye etmesi üzerine Zeus tarafından cezalandırılan Prometheus’un hikayesi de buna bir örnektir. Zeus tarafından Olimpos dağında bir kayaya bağlanarak karaciğerinin hergün bir kartal tarfaından yenmesi şeklinde bir cezaya çarptırılan Prometheus’un karaciğeri hergün kendilisini yenilemektedir. Bu, karaciğer hücresinin REJENERASYON yeteneği ve dolayısı ile kök hücre kavramını ortaya koyan ilk hikayedir. Yüzyıllar sonra bu transplantasyon fantezisi ve teknolojisi, tıbbi bir profesyonelin eline geçerek klasik edebiyatın bir uç örneğini oluşturacak şekilde Mary Shelley’in Frankenstein romanına malzeme olmuştur. Ancak bu durum, neyse ki o devirdeki klinik sonuçları yansıtmamaktadır.

Bugünün kök hücre tedavisi üzerine dünyada belki de ilk çalışmaları yapan, insan ömrünü uzatmanın yolunun, doğum sonrası atılan plasentalarda, kordon hücrelerinde olduğunu söyleyen araştırmacı Prof.Dr.Süreyya Tahsin Aygün’dür. 1950-1960’lı yıllarda kendisi hayvanlarda fetal greftler ve kordon kanı greftleri ile çeşitli hastalıkların tedavisinde araştırmalar yapmış ve almanca tıp dergilerinde yayınlamıştır.

Erişkin kök hücreleri ile ilgili araştırmaların kan ve kemik iliği araştırmalarına dayanmasına karşın, embryonik kök hücrelerle ilgili araştırmalar büyük ölçüde fertilite ve teratokarsinom olarak bilinen bir tümör türü ile ilgili araştırmalara dayanmaktadır. Bu tümörler çeşitli diferansiye dokuları içerebilirler ancak aynı zamanda farklılaşmamış fenotipe sahip olan bir alt-populasyonu da içerebilmektedirler. Bu farklılaşmamış, embriyonal karsinom kök hücreleri içermeyen tümörler benigndir ancak kök hücre nişlerini içeren tümörler büyümeye devam ederek invaziv davranabilirler. Dolayısıyla kök hücre diferansiyasyonunun anlaşılması, malignitenin kontrolünde çok önemli gibi gözükmektedir. Embriyonel karsinoma hücrelerinin kültür ortamında çoğaltılması, ileri doğru atılmış önemli bir adımdır ve ilk olarak 1967 yılında tanımlanmıştır. O zamandan beri insan ve fare teratokarsinomlarından çok sayıda hücre serisi tanımlanmıştır. Bu hücrelerin diferansiyasyonu; embryoid cisimcikler olarak adlandırılan embryo-benzeri oluşumların meydana gelmesiyle sonuçlanan hücre agregasyonu ile gelişir. Söz konusu embryoid cisimcikler ilk olarak, embryonal karsinomlu farelerin asit sıvılarında gözlenmiştir. Bu hücrelerin, gelişimsel biyologlar için de önemli bir model oluşturdukları, çünkü in-vitro diferansiyasyon paternlerinin, embryogenezin çeşitli yönlerini açıkladığı ve 3 germ tabakasının tümünü temsil edici hücrelerin oluşumu ile sonuçlandığı görülmektedir.

Aynı zaman döneminde; in-vitro fertilizasyon kliniklerinden alınan fazla embryolar kullanılarak insan embryonik kök hücrelerinin üretilmesine yönelik çalışmalar da başlamıştır. Bu çalışmalar başlangıçta başarısız olmuş ancak pre-implantasyon blastosistlerinden izole edilen hücrelerde diferansiyasyonu incelemek için yapılan bir teşebbüsde tavşan embryo hücreleri kültür ortamına getirilebilmiştir. 1998’de, yani ilk teşebbüslerden yaklaşık bir dekad sonra, ilk insan embryonik kök hücreleri kültüre edilebilmiştir. Bir ay sonra da, insan primordial germ

Ninni Nedir?

?Ninni Nedir?
Çocuğun uyumasının sağlanması ya da ağlamasının durması için, sade bir dille ve hece ölçüsüne göre ezgili olarak söylenen ezgili şiirlerdir.

Söyleyeni belli olmayan bu ürünler dörtlüklerden ve nakarat bölümlerinden oluşur. Özel bir beste ile söylenir. Bu sözler annenin o andaki ruh durumunu yansıtır. Ninniler genellikle mani türünde bir dörtlükten meydana gelen bir çeşit türküdür. Ninni, Divanü Lügati’t Türk'de "balubalu" diye adlandırılır. Öteki Türk boylarında değişik isimler verilmiştir.
NİNNİLERİN SÖZLERİ
EŞEK SENİN AĞZINLA
FIRIN MI YAPAYIM
FIRINLI DAĞLAR
SÜMBÜLLÜ BAĞLAR
BEN NERDE KALAYIM OY
EŞEK SENİN BURNUNLA
ÇEŞME Mİ YAPAYIM
ÇEŞMELİ DAĞLAR
SÜMBÜLLÜ BAĞLAR
BEN NERDE KALAYIM OY
EŞEK SENİN KUYRUĞUNLA
KAMÇI MI YAPAYIM
KAMÇILI DAĞLAR
SÜMBÜLLÜ BAĞLAR
BEN NERDE KALAYIM OY
EŞEK SENİN GÖZÜNLE
FİNCAN MI YAPAYIM
FİNCANLI DAĞLAR
SÜMBÜLLÜ BAĞLAR
BEN NERDE KALAYIM OY

6-) YAĞMUR YAĞAR SERE SERPE
YAĞMUR YAĞAR SERE SERPE
KULAĞINDA ELMAS KÜPE
UYUTURUM KIZIMI KOKA ÖPE
E…… E…… NİNNİ
NİNNİ BENİM NAZLI KIZIM SANA NİNNİ
YAĞMUR YAĞAR LÜLE LÜLE
OĞLUM GELİR GÜLE GÜLE
TER BIYIĞINI SİLE SİLE
E…. E…. NİNNİ
NİNNİ BENİM GÜZEL OĞLUM SANA NİNNİ
1-) UYUSUN DA BÜYÜSÜN
UYUSUN DA BÜYÜSÜN NİNNİ
TIPIŞ TIPIŞ YÜRÜSÜN NİNNİ
E…. E…..
UYU YAVRUM NİNNİ
DANDİNİ DANDİNİ DANALI BEBEK
ELLERİ KOLLARI KINALI BEBEK
E…… E…..
UYU YAVRUM NİNNİ
2-) FIŞ FIŞ KAYIKÇI
FIŞ FIŞ KAYIKÇI
KAYIKÇININ KÜREĞİ
TIP TIP ATAR YÜREĞİ
AKŞAMA FİNCAN BÖREĞİ
YAVRUM YESİN BÜYÜSÜN
TIPIŞ TIPIŞ YÜÜRÜSÜN
NİNNİLERİN MERDANESİ NİNNİ
ANNESİNİN BİR TANESİ
MİNİ MİNİ KIZIM NİNNİ
BENİM GÜZEL YAVRUM NİNNİ
NİNNİ DESEM NİHAL OLUR NİNNİ
AÇAR GÜLLER BAHAR OLUR
KIZIM UYUMAZSA NE HAL OLUR
ADI GÜZEL YAVRUM NİNNİ
NİNNİLERİN BENİ YAKAR NİNNİ
AĞZIN BAL DUDAĞIN ŞEKER
YAVRUM MİSLER GİBİ KOKAR
BENİM GÜZEL YAVRUM NİNNİ

4-) BOL SOĞANLI BÖRÜLCE
NİNNİ DE NİNNİ NİNNİCE
BOL SOĞANLI BÖRÜLCE
YESİN BENİM OĞLUM DOYUNCA
MİNİ MİNİ YAVRUM NİNNİ
DANDİNİ DANDİNİ DAN İSTER
BEY BABASINDAN DON İSTER
BASMADAN BEĞENMEZ OĞLUM
KADİFEDEN DON İSTER

2 Aralık 2007 Pazar

Cinsel Tiksinti Nedir?

Cinsel Tiksinti Nedir?

Devamlı olarak veya tekrarlayıcı olarak cinsel birleşmeden çok fazla miktarda tiksinti duyarak, cinsel ilişkiden kaçınma halidir. Bu durum kişide yoğun bir gerilim ya da sosyal ilişkilerde güçlüklere yol açar. Bu teşhisin konması için bu durumun başka bir psikiyatrik bozuklukla net bir ilişkişinin olmaması gerekir.

Kişi cinsel ilişki söz konusu olduğunda kaygılanır, tiksinir ya da korku duyar. Bu iğrenme hali cinsel birleşmenin herhangi bir anına ilişkin olabilir. Bunlar sperma ( cinsel birleşme sırasında boşalan sıvı materyal ) ile ilgili ya da cinsel kasılmalar ve cinsel organların temas etmesi gibi farklı durumlara yönelik olabilir. Bazı vakalarda öpüşmek ve ten teması dahi bu durumu oluşturabilir.

Bu rahatsızlığı olan kişiler o anda bas dönmesi, mide bulantısı, sıcak basması, terleme, çarpıntı, nefes darlığı, baygınlık gibi yakınmalarla panik nöbetleri yaşayabilirler. Bu durumdaki kişiler durumdan kaçınmak için eslerinden çeşitli bahanelerle uzak durarak, erken yatabilir, aşırı bir çalışma temposu içine girebilir, evde kalma surelerini kısıtlayabilir ya da alkol-madde kullanımına başlayabilirler.

Tedavide başlangıçta imajinasyon yöntemleri ve bazen ilaç tedavileri ile kaygının azaltılması ile psikoterapi sürdürülür.

30 Kasım 2007 Cuma

Raşitizm (Rikets / kemik zayıflığı) nedir?

Raşitizm kemiklerde kalsiyum depolanmasının yetersiz olmasına bağlı olarak ortaya çıkan şekil bozukluklarına verilen genel addır. Nedenleri çeşitlidir. Her yaşta görülebilir. En sık olarak görülen, dolayışıyla raşitizm denilince ilk akla gelen D vitamini eksikliğine bağlı olarak süt çocukluğu döneminde gelişen raşitizmdir.

D vitamini eksikliği neden olur?
D vitamini diğer vitaminlerin çoğundan farklı olarak besinlerle alınmasının yanında güneş ışığının yardımı ile ciltte yapılır. Ciltte yapılan bu D vitamini vücudun gereksinimini karşılayan temel kaynaktır. Besinlerle alınan ya da ciltte yapılan vitamin D karaciğerde ve böbreklerde bir dizi işlemden geçerek etki gücü en yüksek olan D vitamini şekline dönüşür. D vitamini eksikliği de bu aşamalardan herhangi birindeki bir soruna bağlı olarak gelişebilir; Güneş ışığına yeterince maruz kalmamak, D vitamini ve kalsiyumdan zengin besinler almamak, barsaklardan emilim bozukluğu, karaciğer ya da böbrek yetersizliği gibi. Bunlara ek olarak, uzun süreli olarak kullanılan bazı ilaçlar da D vitamini metabolizmasını etkileyerek raşitizme yol açabilir. Epilepsi (sara hastalığı) tedavisinde kullanılan difenilhidantoin (epdantoin) ve fenobarbital (luminal) bu ilaçlar arasında yer alır.

Vitamin D hangi besinlerde bulunur?
Eğer besinler özel olarak D vitamininden zenginleştirilmemişse, genellikle sıradan bir beslenme günlük gereksinimi karşılamaya yetmez. Bunun istisnası balık ürünleri özellikle balık yağıdır.


Anne sütünde yeterince D vitamini var mıdır?
Anne sütündeki D vitamini miktarı 12-60 IU civarındadır. Bu miktar günlük D vitamini ihtiyacı olarak saptanan 400 IU’e kıyasla azdır. Anne sütündeki D vitamininin daha kolay emildiği, dolayısıyla daha etkin olduğu ileri sürülse de, bugün anne sütünün tek başına süt çocuğunun D vitamini gereksinimini karşılamayacağına inanılmaktadır. Bu durum özellikle annede D vitamini eksikliği varsa daha büyük önem taşır. Ana rahminde fötusun D vitamin ihtiyacı annenin depolarından karşılanır. Fötus doğumdan sonra kendini bir süre idare edebilecek kadar D vitaminini de çeşitli dokularında depolar. Eğer annede D vitamini depoları yeterli değilse bebek ya D vitamini eksik olarak, ya da yetersiz D vitamini depolamış olarak doğar. Bu durum da doğumdan sonra yeterli D vitamini alınmaz ya da yeterince güneş ışığına maruz kalınmazsa D vitamini eksikliğine bağlı raşitizmin oluşmasını kolaylaştırır.


Raşitizmin belirtileri nelerdir?
Raşitizmin belirtileri yaşa göre değişir. En sık görüldüğü dönem olan ilk yaş içerisindeki belirtiler kandaki kalsiyum ve fosfor düzeylerinin düşüklüğüne bağlıdır. Bu belirtiler; sebebi izah edilemeyen huzursuzluk gibi müphem belirtilerden havale geçirmeye kadar değişir. Raşitizmli bebeklerin kasları gevşek ve güçsüzdür. Bu nedenle geç oturur, geç emekler ve geç yürürler. Buna karşın zeka gelişimleri bu durumdan etkilenmez. Nedeni bilinmeyen ve hastalıkla ilişkisi kesin olarak gösterilmemiş ama anneler tarafından sıkça söylenen bir belirti de baş terlemesidir.


Raşitizmin diğer belirtileri ise kemiklerde kalsiyum birikiminin yetersizliğine bağlıdır. Bıngıldak yaşa göre büyüktür ve kapanması gecikir. El ve ayak bilekleri geniştir. Kaburgaların üzerinde tespih tanesi gibi şişkinlikler fark edilebilir. Göğüs kafesinin alt kısmında oluk benzeri bir çökme oluşabilir. Diş çıkması gecikir. Raşitizmli çocukların alınları geniş ve belirgin, karınları ise şiş gözükür. Eğer hastalık tedavi edilmezse büyüme yavaşlar ve bir süre sonra çocuk boyca yaşıtlarına göre geri kalır. Çocuk yürümeye başladıktan sonraki en önemli bulgu bacaklardaki eğriliktir (O ya da V bacak).

Bu belirtilerin önemli bir kısmı raşitizme özgü değildir. Bununla beraber bu belirtilerin bir kaçı bir araya gelirse raşitizm bulunup bulunmadığına ilişkin tetkiklerin yapılması gereklidir.

Raşitizmin vitamin D eksikliği dışında ortaya çıkması mümkün müdür?
Evet. Raşitizm nadir de olsa başka durumlarda da ortaya çıkabilir. Bu durumlar ya böbrek hastalıklarına ya da doğuştan beri bulunup belirtilerini daha geç dönemde veren genetik/ailevi bozukluklara bağlıdırlar. Bu hastalıkların sonuçları ve tedavisi her birine özgü olduğu için, vitamin D eksikliğine bağlı raşitizmden ayırt edilmesi önemlidir.


Raşitizm nasıl teşhis edilir?
Çoğunlukla klinik bulgular teşhis için yeterli olmakla beraber kesin teşhis için ya kemik filmi çekilmesi ve/veya kan tahlili ile kalsiyum, fosfor ve alkalen fosfataz düzeylerinin ölçülmesi gerekli olacaktır.


Raşitizmin tedavisi zor mudur?
Raşitizmin tedavisi oldukça kolaydır. Tedavinin esası eksikliğin giderilip, depoları doldurmaya yetecek D vitamininin verilmesinden ibarettir. Tedavi çok nadir durumlar dışında ağız yolu ile verilir. D vitamini her gün günlük ihtiyacın 5-20 misli dozda (2000-8000 IU/gün) ve iki ila üç ay süre ile verilir. Bir başka tedavi yolu da yüksek doz D vitamininin (600 000 IU) bir defada ağızdan verilmesidir. Her iki tedavinin de kendine özgü avantaj ve dezavantajları olup, hangi tedavinin seçileceği kararı hekim tarafından verilmelidir. Eğer kalsiyum eksikliğine bağlı belirtiler ağırsa ve kalsiyum düzeyleri düşükse tedaviye ağız yolu ile kalsiyum verilmesi de eklenir.


Raşitizm tedavisinin riskli yanları var mı dır?
D vitamini eğer gereğinden uzun veya fazla dozda kullanıldığı takdirde D vitamini zehirlenmesi denilen, böbrek yetmezliği ve ölüme kadar gidebilecek bir hastalığa yol açabilir. Bu nedenle D vitamini tedavisinin hekim kontrolünde uygulanması gereklidir.


Raşitizmden korunulabilir mi?
Evet. Raşitizmden korunmanın temel koşulu gebe ve emzikli annelerle çocukların yeterince güneş ışığına maruz kalmalarının sağlanmasıdır. D vitamini yapımını sağlayan ultraviyole ışını pencere camından geçmez. Bu nedenle arzu edilen yararın sağlanabilmesi için güneş ışığına direkt olarak maruz kalınması gereklidir. Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir çalışmada sadece bez bağlı olarak haftada 10 dakika, baş, yüz, el ve ayaklar açık olarak haftada 2 saat güneş ışığında bulunmanın korunmak için yeterli olduğu gösterilmiştir. Bununla beraber, biz bu sürenin yarı çıplak olarak günde 10 dakikadan, giysili olarak günde 30 dakikadan daha fazla olması gerektiğine inanmaktayız. Annelerin bebeklerin en önemli D vitamini kaynağı olduğu akılda tutulmalı ve gebe ya da emzikli kadınlar da benzer şekilde güneş ışığına maruz kalmaya çalışmalıdırlar. Bu durum dini inanışlar nedeni ile kadınların örtündüğü ülkemizde çok daha önemlidir.


Yukarıdaki korunma tedbirlerine ek olarak, ağız yolu ile D vitamini verilmesi ile de korunma mümkündür. Annelerde D vitamin eksikliği riski de göz önünde tutularak, anne sütü alan tüm çocuklara günde 400 IU D vitamini verilmelidir. Hazır mama ile beşlenen çocuklarda bu mamalar yeterince D vitamini içerdiği için böyle bir uygulamaya gerek yoktur. D vitamini verilmesi anne sütü kesildikten sonra da devam etmeli ve en az 1 yıl süre ile uygulanmalıdır. Bu noktada, anne sütünün ilk dört ile altı ay içerisinde D vitamin içeriği dışında çocuğun büyüme ve gelişmesi için tek başına yeterli olduğunu hatırlamak, diğer yararları göz önünde tutulduğunda anne sütünün bebek için en iyi besin olduğunu bir kez daha vurgulamak yararlı olacaktır.

Diğer bir önemli korunma yolu da, en sık tüketilen besinlerin, daha hazırlanma aşamasındayken D vitamini yönünden zenginleştirilmesidir. Bati ülkelerinde 1930’lu yıllardan beri sürdürülen bu uygulama bir miktar başlangıç yatırımı gerektirse de kolay ve ucuz bir yöntemdir. Sadece süt ve ekmeğin D vitamini yönünden zenginleştirilmesi yalnız raşitizmin değil, ileri yaşlarda D vitamini eksikliği sonucu artan kemik erimesi (osteoporoz) ve buna bağlı kırık riskinin de azalmasına hizmet edecektir.

D vitamini ile ilgili yanlış inanışlar var mıdır?
Başlangıçta da söz edildiği gibi D vitamini eksikliğinde diş çıkması gecikebilir. Bu nedenle dişlerini çıkarmakta geciken tüm çocuklarda D vitamini verilmesinin yararı olduğu inanışı yaygındır. “Diş iğnesi” adı ile hekim önerisi dışında kullanılan yüksek doz D vitamini enjeksiyonları yukarıda belirtildiği gibi D vitamini zehirlenmesinin ciddi sonuçlarına neden olabilir. Diş çıkmasında gecikmenin çok değişik nedenleri olabilir. D vitamini eksikliği bunlardan sadece biridir. Altta yatan esas neden bilinmeden diş çıkması geciken her çocuğa yüksek doz D vitamin verilmesi yanlıştır.

Prof. Dr. Şükrü Hatun, Kocaeli Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı - Endokrinoloji ve Diyabet Bilim Dalı
Doç.Dr. Ali Süha Çalıkoğlu, North Caroline Tıp Fakültesi Pediatrik Endokrinoloji Bölümü