Asitli içeceklerin hiçbir besleyici özellik taşımadığını belirten uzmanlar, ailelerin süt ve meyve suyu tüketimini özendirmesini istiyor.
Gençlerin severek tükettikleri asitli içeceklerin şişmanlığa neden olduğu bildiriliyor. Uzmanlar, gençlerin besleyici özellikleri olmayan asitli içecekler yerine, süt ve meyve suyu tüketimine özendirilmeleri için aileleri uyarıyor.
Mayo Clinic Beslenme Direktörü Dr. Jennifer K. Nelson, kilo alımında yenen gıda miktarı kadar alınan kalorilerin de önemli olduğuna dikkat çekiyor. Boş kaloriler içeren "soft" içeceklerin tüketiciler için ek şeker kaynağı olduğuna dikkat çeken Nelson, şu uyarılarda bulunuyor:
"Bu ek kaloriler çeşitli aktiviteler ile yakılmadığı takdirde, bir yılda kızlarda 7, erkeklerde ise 12 istenmeyen kiloya neden olur. Asitli içeceklerin diğer bir zararı da açlık hissini gidermemesi ve kişileri başka şeyler yemeye yöneltmesidir, bu da elbette alınan yeni kaloriler anlamına gelir. Aileler de çocukların yiyecek miktarı ve kalitesine dikkat etmeli, bu içecekler yerine sağlık için yararlı besinler içeren süt ve meyve suyu tüketimi konusunda çocukları uyarmalıdır."
çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Aralık 2007 Çarşamba
Ana baba ile çocuk arasındaki bağlanma
Ana baba ile çocuk arasındaki bağlanma bebeğin doğmasından uzun bir süre önce başlar. Bir çift, kadının gebe olduğunu farkettiginde, doğacak çocuk için ad bulmak amacıyla kitaplar karıştırılır. Bir çocuk odası hazırlanır. Doğum mütehassısına gidildiğinde bebeğin kalp atışları dinlenir. Planlar ve düşler kurulur, korkular ve umutlar yaşanır. Ve sonunda beklenen gün gelip çatar. Sancılı ve zahmetli bir doğumdan sonra ödüllerin en büyüğü kazanılır.
Bağlanma, ana baba ile çocuk arasındaki ilişkiyi karakterize eden ruhsal bağların ve yüklenimlerin karmaşık bir dizisidir. Bir bebek dünyaya gözünü açtığı sırada, ana babanın tarafında zaten güçlü bir ruhsal bağ oluşmuş durumdadır. Bu bağ, bazıları için diğerlerinden daha güçlüdür. Doğumu izleyen birkaç ay içinde bebek, koruma, sevgi ve rehberliği birleştirmeyi öğrenmesinde kendisine yardım eden kişi veya kişilere bir yakınlık geliştirmeye başlar.
Eğer bebeğiniz sağlıklı ise bağlanma süreci derhal başlar. Çoğu bebeklerde, doğduktan sonra bir ya da iki saat süren bir uyanıklık dönemi söz konusu olmaktadır. Bu dönem, ana baba ile çocuk arasında birbirini tanımanın başlaması için özellikle uygun bir zamanı oluşturur, insanlar arasındaki bağlanmanın kritik bir döneminin bulunup bulunmadığı bilinmemektedir. Ancak önemli olan nokta bu sürecin "ne zaman" gerçekleştiği değil, "gerçekleşip gerçeleşmediği"dir: Bağlanma erken veya geç ortaya çıkabilir. Ama en önemlisi bunun sonunda gerçekleşmiş olmasıdır.
Bir ana baba bebekleri ile bağlanmak için nasıl bir yol izlerler? Bağlanma için hazır bir reçete verilemez; tıpkı birine, nasıl seveceğinin söylenememesi gibi. Bağlanma ana baba ile çocuk arasında her gün gerçekleşen sevgiyle örülmüş davranışlar sırasında gelişir.
Bir anne bebeğine şefkatle dokunur. O dokunuş yeni bebeğe zevk veren bir olaydır. Bebeğin yanağına dokunulunca bebek annesinin yüzüne veya göğsüne doğru döner ve memeye burnunu sürtmeye ve emmeye başlar. Bu yalnızca süt üretimini uyarmakla kalmaz. Aynı zamanda güçlü bir ruhsal uyarılma da sağlar. Bebek meme ya da biberonu emerken annesinin gözlerinin içine bakar. Bebek ağlar ve annesi ya da babası onu kucağına alır, yanağını okşar ve onunla yumuşak sakinleştirici bir sesle konuşur.
Bağlanmanın önemi hastaneler ve sağlık alanında çalışanlar tarafından iyi bilinir. Bu nedenle çoğu hastane yeni ana baba olanlara zamanlarını bebekleri ile geçirmeleri için sınırsız fırsatlar yaratmaktadır. Ancak, bebeğiniz prematüre ya da ciddi biçimde hasta olarak doğmuşsa durum farklı olacaktır. Böyle doğan bebekler muhtemelen bir kuvöze konulacak ve yaşam işaretlerini izleyen makinelere bağlanacaktır. Ayrıca damariçi (entravenöz) ve besleme tüplerinin de kullanılması gerekebilir.
Bebeğinizi kucaklamak ve hatta beslemek olanağınız bile bulunmayabilir. Ancak, yine de onunla olabildiğince bol bir zamanı birlikte geçirmeye teşvik edileceksiniz. Bebeğinizin cildini okşayabilir, minicik elini avucunuza alabilir ve sesinizle ağlamasını dindirebilirsiniz. Bu durum ideal bir bağlanma ortamını oluşturmaz ancak bu sınırlı temas bile hem siz, hem bebeğiniz hem de aranızda kurulacak son ilişki için önemlidir.
Bebeğinizi hastaneden eve getirmenizden sonra da bağlanma süreci devam eder. Hastanede, bebek ağladığında cevap veren genellikle bir hemşire olmuştur. Şimdi ise görevi siz devralmış bulunuyorsunuz. Bebeği her 2 ile 4 saatte bir meme vererek ya da biberonla besliyor ve bu sırada onu kucaklıyor, okşuyor, rahatlatıyorsunuz, sizden başkası tarafından yerinden kaldırılması durumunda bebek ağlayabilir. Birkaç hafta sonra bebeğinizin sesinizi tanıdığını ve ona cevap verdiğini fark edebilirsiniz. Karnı ağrıyan bebeğiniz ağladığında siz, saatler sürdüğünü sandığınız bir sürede ona ulaşmaya çabalarken o kendisi ile ilgilenen birinin varolduğunu öğrenir, işte sizinle bebeğiniz arasında yaşam boyu sürecek ve sevgi ile örülmüş normal bir ana-baba-çocuk ilişkisinin temeli niteliğindeki bağların oluşması ilk birkaç aylık dönem içinde bu şekilde gerçekleşmektedir.
Ana babalar için henüz gebelik aşamasında iken, yaşamlarına girecek ve onu değiştirecek bu yeni insanı sevip sevemeyeceklerini merak etmeleri pek seyrek rastlanmayan bir olgudur. Doğumdan sonra bile çoğu kez bir anne ya da baba bebeğine bakıp ona karşı içinde bir sevgi selinin aktığını duymayı bekler, ama aksine ya hiçbirşey duymayabilir, ya da daha kötüsü, bir hayal kırıklığı ve hatta hoşnutsuzluk hissine kapılabilir.
Bebeğinizi hemen sevmeye başlamamışsanız kendinize fazla kızmayın. Anne veya baba olmak asla kolay bir iş değildir ve bazen büsbütün yorucu olabilir. Bebeğinize olan sevgi, aşama aşama ortaya çıkar. Yine belirtelim, bebeğinizle birbirinize bağlandıkça, her üçünüz de birbirinizi tanıdıkça, odaya girdiğinizde bebeğinizin gözlerinin parladığını gördükçe, ya da bebeğiniz size ilk kez gülümsediğinde, onu sevdiğinizi anlayıvereceksiniz.
Bağlanma, ana baba ile çocuk arasındaki ilişkiyi karakterize eden ruhsal bağların ve yüklenimlerin karmaşık bir dizisidir. Bir bebek dünyaya gözünü açtığı sırada, ana babanın tarafında zaten güçlü bir ruhsal bağ oluşmuş durumdadır. Bu bağ, bazıları için diğerlerinden daha güçlüdür. Doğumu izleyen birkaç ay içinde bebek, koruma, sevgi ve rehberliği birleştirmeyi öğrenmesinde kendisine yardım eden kişi veya kişilere bir yakınlık geliştirmeye başlar.
Eğer bebeğiniz sağlıklı ise bağlanma süreci derhal başlar. Çoğu bebeklerde, doğduktan sonra bir ya da iki saat süren bir uyanıklık dönemi söz konusu olmaktadır. Bu dönem, ana baba ile çocuk arasında birbirini tanımanın başlaması için özellikle uygun bir zamanı oluşturur, insanlar arasındaki bağlanmanın kritik bir döneminin bulunup bulunmadığı bilinmemektedir. Ancak önemli olan nokta bu sürecin "ne zaman" gerçekleştiği değil, "gerçekleşip gerçeleşmediği"dir: Bağlanma erken veya geç ortaya çıkabilir. Ama en önemlisi bunun sonunda gerçekleşmiş olmasıdır.
Bir ana baba bebekleri ile bağlanmak için nasıl bir yol izlerler? Bağlanma için hazır bir reçete verilemez; tıpkı birine, nasıl seveceğinin söylenememesi gibi. Bağlanma ana baba ile çocuk arasında her gün gerçekleşen sevgiyle örülmüş davranışlar sırasında gelişir.
Bir anne bebeğine şefkatle dokunur. O dokunuş yeni bebeğe zevk veren bir olaydır. Bebeğin yanağına dokunulunca bebek annesinin yüzüne veya göğsüne doğru döner ve memeye burnunu sürtmeye ve emmeye başlar. Bu yalnızca süt üretimini uyarmakla kalmaz. Aynı zamanda güçlü bir ruhsal uyarılma da sağlar. Bebek meme ya da biberonu emerken annesinin gözlerinin içine bakar. Bebek ağlar ve annesi ya da babası onu kucağına alır, yanağını okşar ve onunla yumuşak sakinleştirici bir sesle konuşur.
Bağlanmanın önemi hastaneler ve sağlık alanında çalışanlar tarafından iyi bilinir. Bu nedenle çoğu hastane yeni ana baba olanlara zamanlarını bebekleri ile geçirmeleri için sınırsız fırsatlar yaratmaktadır. Ancak, bebeğiniz prematüre ya da ciddi biçimde hasta olarak doğmuşsa durum farklı olacaktır. Böyle doğan bebekler muhtemelen bir kuvöze konulacak ve yaşam işaretlerini izleyen makinelere bağlanacaktır. Ayrıca damariçi (entravenöz) ve besleme tüplerinin de kullanılması gerekebilir.
Bebeğinizi kucaklamak ve hatta beslemek olanağınız bile bulunmayabilir. Ancak, yine de onunla olabildiğince bol bir zamanı birlikte geçirmeye teşvik edileceksiniz. Bebeğinizin cildini okşayabilir, minicik elini avucunuza alabilir ve sesinizle ağlamasını dindirebilirsiniz. Bu durum ideal bir bağlanma ortamını oluşturmaz ancak bu sınırlı temas bile hem siz, hem bebeğiniz hem de aranızda kurulacak son ilişki için önemlidir.
Bebeğinizi hastaneden eve getirmenizden sonra da bağlanma süreci devam eder. Hastanede, bebek ağladığında cevap veren genellikle bir hemşire olmuştur. Şimdi ise görevi siz devralmış bulunuyorsunuz. Bebeği her 2 ile 4 saatte bir meme vererek ya da biberonla besliyor ve bu sırada onu kucaklıyor, okşuyor, rahatlatıyorsunuz, sizden başkası tarafından yerinden kaldırılması durumunda bebek ağlayabilir. Birkaç hafta sonra bebeğinizin sesinizi tanıdığını ve ona cevap verdiğini fark edebilirsiniz. Karnı ağrıyan bebeğiniz ağladığında siz, saatler sürdüğünü sandığınız bir sürede ona ulaşmaya çabalarken o kendisi ile ilgilenen birinin varolduğunu öğrenir, işte sizinle bebeğiniz arasında yaşam boyu sürecek ve sevgi ile örülmüş normal bir ana-baba-çocuk ilişkisinin temeli niteliğindeki bağların oluşması ilk birkaç aylık dönem içinde bu şekilde gerçekleşmektedir.
Ana babalar için henüz gebelik aşamasında iken, yaşamlarına girecek ve onu değiştirecek bu yeni insanı sevip sevemeyeceklerini merak etmeleri pek seyrek rastlanmayan bir olgudur. Doğumdan sonra bile çoğu kez bir anne ya da baba bebeğine bakıp ona karşı içinde bir sevgi selinin aktığını duymayı bekler, ama aksine ya hiçbirşey duymayabilir, ya da daha kötüsü, bir hayal kırıklığı ve hatta hoşnutsuzluk hissine kapılabilir.
Bebeğinizi hemen sevmeye başlamamışsanız kendinize fazla kızmayın. Anne veya baba olmak asla kolay bir iş değildir ve bazen büsbütün yorucu olabilir. Bebeğinize olan sevgi, aşama aşama ortaya çıkar. Yine belirtelim, bebeğinizle birbirinize bağlandıkça, her üçünüz de birbirinizi tanıdıkça, odaya girdiğinizde bebeğinizin gözlerinin parladığını gördükçe, ya da bebeğiniz size ilk kez gülümsediğinde, onu sevdiğinizi anlayıvereceksiniz.
Çocuk egzaması
Çocuk egzaması (atopik cilt iltihabı) genellikle aşırı derecede cilt kuruluğu ile kendini belli eden pürüzlü kırmızı ve lekeli bir pişik olarak ortaya çıkar. Belirti olarak kuru deride pürüzlü ve kırmızı lekeler gözlenir.
Çeşitli gıdalar, giysiler, bebek pudraları ya da idrar gibi tahriş edici maddelere bebeğin vücudunun tepkisi olarak ortaya çıkan egzama, alerjik akrabaları olan bebeklerde daha çok görülür. Bu tip bebekler daha sonraki yaşamlarında, astım ve saman nezlesi olmaya daha eğilimlidirler.
Eğer bebeğinizin egzaması varsa, ilk dikkatinizi çekecek belirti sert ve pul pul olmuş bir deri üzerinde açık kırmızı ya da açık kahverengi lekeler olacaktır. Bu lekeler daha sonra kırmızıya dönecektir. Tipik bir gelişme olarak, bebeğiniz, dayanılmaz kaşınma hissinden kurtulmak için bu lekeleri kaşımaya çalışacaktır. Sonuçta ciltte, sızıntı ve kabuklanma nedenli travma oluşacaktır. Bunun ardından da enfeksiyon gelebilir.
Egzamanın en çok yayıldığı yerler yanaklar ve alın bölgesidir. Hastalık kulaklar ve boyuna da yayılabilir.
Tedavi
Eğer bebeğinizin egzaması olduğundan kuşkulanıyorsanız, bebeğinizin doktoruna başvurunuz. Bazı bebeklerde egzama pişiklerinin nedeni diyetle ortaya çıkarılmakta ya da kullanılan mama değiştirilmektedir. Bazan hastalık nedeni kullanılmakta olan deterjan, yün vb. gibi bir kumaş ya da sıcak hava dolayısıyla aşırı terleme olabilmektedir. Egzamanın nedeni nadiren ciddi bir hastalık olabilir. Hastalığın nedenini belirlemek çok güçtür.
Egzamanın asıl komplikasyonu, yaraların bir virüs ya da bakteri tarafından enfeksiyondur. Egzamalı bebekler, dudak uçuğu (herpes simplex) olan kişilerle temas ettirilmemelidir. Açık deriye daha fazla mikrop bulaşması şansını azaltmak için bebeğinizin tırnaklarını, eğer tahammül edebiliyorsa, mümkün olduğunca kısa keserek temiz tutunuz; bir çift tek parmaklı pamuk eldiven de tüm temizlik yapıldıktan sonra özellikle gece yatarken ellerine takılırsa enfeksiyonla yaraların daha da azmasını önlemekte yardımcı olabilir.
Tedaviye, eğer belirli bir neden bulunmuş ise, egzamanın bulaşma kaynağını ortadan kaldırarak devam edilir. Bebeğinizin aşırı sıcağa maruz kalmamasına dikkat ediniz. Terlemek egzama pişiklerini azdırma eğiliminde olduğundan, ılık bir iklimde ılımlı nemlilikte bir ortamda bulunan çoğu bebek iyileşme kaydetmemektedir. Bebeğin giysileri de pamuk olmalıdır. Bebeğinize yün giysi giydirmekten sakınınız; egzama olmuş bebeğin battaniyesi bile yün olmamalıdır.
Bebeğinizi banyoda mümkün olduğunca az tutun ve kurumuş cildini yumuşatmak için bebek yağı kullanınız.
Eğer çok ciddi bir egzama vakasıyla karşı karşıya iseniz, doktorunuz size, kırmızılık ve kaşınmayı hafifleten özel bir solüsyon içine daldırılmış giysiler giydirmenizi önerebilir. Giysiler çıkarıldıktan sonra, kortikosteroid losyonları ve kremleri sürülebilir. Diphenhydramine ve hyropyzine gibi antihistaminler hastalığı kontrol altına almakta çoğunlukla etkili olmaktadır. Eğer bebeğinizin yarası mikrop kapmışsa, antibiyotik kullanmak da gerekecektir.
Ağır ve inatçı bir egzama, yeni doğmuş bir bebek için çok eziyet vericidir. Çocuk eg-xxx-zaması, çoğu çocukta 3 ila 5 yaşları arasında ortadan kalkar.
Çeşitli gıdalar, giysiler, bebek pudraları ya da idrar gibi tahriş edici maddelere bebeğin vücudunun tepkisi olarak ortaya çıkan egzama, alerjik akrabaları olan bebeklerde daha çok görülür. Bu tip bebekler daha sonraki yaşamlarında, astım ve saman nezlesi olmaya daha eğilimlidirler.
Eğer bebeğinizin egzaması varsa, ilk dikkatinizi çekecek belirti sert ve pul pul olmuş bir deri üzerinde açık kırmızı ya da açık kahverengi lekeler olacaktır. Bu lekeler daha sonra kırmızıya dönecektir. Tipik bir gelişme olarak, bebeğiniz, dayanılmaz kaşınma hissinden kurtulmak için bu lekeleri kaşımaya çalışacaktır. Sonuçta ciltte, sızıntı ve kabuklanma nedenli travma oluşacaktır. Bunun ardından da enfeksiyon gelebilir.
Egzamanın en çok yayıldığı yerler yanaklar ve alın bölgesidir. Hastalık kulaklar ve boyuna da yayılabilir.
Tedavi
Eğer bebeğinizin egzaması olduğundan kuşkulanıyorsanız, bebeğinizin doktoruna başvurunuz. Bazı bebeklerde egzama pişiklerinin nedeni diyetle ortaya çıkarılmakta ya da kullanılan mama değiştirilmektedir. Bazan hastalık nedeni kullanılmakta olan deterjan, yün vb. gibi bir kumaş ya da sıcak hava dolayısıyla aşırı terleme olabilmektedir. Egzamanın nedeni nadiren ciddi bir hastalık olabilir. Hastalığın nedenini belirlemek çok güçtür.
Egzamanın asıl komplikasyonu, yaraların bir virüs ya da bakteri tarafından enfeksiyondur. Egzamalı bebekler, dudak uçuğu (herpes simplex) olan kişilerle temas ettirilmemelidir. Açık deriye daha fazla mikrop bulaşması şansını azaltmak için bebeğinizin tırnaklarını, eğer tahammül edebiliyorsa, mümkün olduğunca kısa keserek temiz tutunuz; bir çift tek parmaklı pamuk eldiven de tüm temizlik yapıldıktan sonra özellikle gece yatarken ellerine takılırsa enfeksiyonla yaraların daha da azmasını önlemekte yardımcı olabilir.
Tedaviye, eğer belirli bir neden bulunmuş ise, egzamanın bulaşma kaynağını ortadan kaldırarak devam edilir. Bebeğinizin aşırı sıcağa maruz kalmamasına dikkat ediniz. Terlemek egzama pişiklerini azdırma eğiliminde olduğundan, ılık bir iklimde ılımlı nemlilikte bir ortamda bulunan çoğu bebek iyileşme kaydetmemektedir. Bebeğin giysileri de pamuk olmalıdır. Bebeğinize yün giysi giydirmekten sakınınız; egzama olmuş bebeğin battaniyesi bile yün olmamalıdır.
Bebeğinizi banyoda mümkün olduğunca az tutun ve kurumuş cildini yumuşatmak için bebek yağı kullanınız.
Eğer çok ciddi bir egzama vakasıyla karşı karşıya iseniz, doktorunuz size, kırmızılık ve kaşınmayı hafifleten özel bir solüsyon içine daldırılmış giysiler giydirmenizi önerebilir. Giysiler çıkarıldıktan sonra, kortikosteroid losyonları ve kremleri sürülebilir. Diphenhydramine ve hyropyzine gibi antihistaminler hastalığı kontrol altına almakta çoğunlukla etkili olmaktadır. Eğer bebeğinizin yarası mikrop kapmışsa, antibiyotik kullanmak da gerekecektir.
Ağır ve inatçı bir egzama, yeni doğmuş bir bebek için çok eziyet vericidir. Çocuk eg-xxx-zaması, çoğu çocukta 3 ila 5 yaşları arasında ortadan kalkar.
4 Aralık 2007 Salı
ÇOCUK BÜYÜTMENİN STRESİ
Çocuklarınızı yetiştirmenin heyecanlı, keyifli ve eğlenceli taraflarının yanı sıra, ciddi kararlar almanızı gerektirecek, sizi ağır sorumlulukların altına sokacak durumlar da vardır. Bunun sonucunda kendinizi stres altında hissetmeniz doğaldır. Bu, iyi, ya da kötü ebeveyn olmanızla ilgili değildir, ancak anne olmaktan aldığınız keyfi bir nebze de olsa kaçırabilir.
Stres nedir?
Stres, çocuklarınıza, aileniza, işinize ve günlük işlerinize dair sorumluluklarınız, başedebileceğinizden fazla gelmeye başladıysa, hissedebileceğiniz baskı duygusudur. Stresliyseniz, kaslarınız gerilir, kendinizi yorgun ve sinirli hissedebilirsiniz ve normalde uğraştığınız küçük şeyler bile sizi çileden çıkarabilir.
Çoğu zaman stres yaratabilecek pek çok şey karşısında sakinliğinizi korursunuz: Oraya buraya saçılmış yemek artıklarını sakince temizler, yere atılmış giysileri söylenmeden toparlar ve etmeniz gereken telefonu etmeden önce, bluğ çağındaki kızınızın kırk saatlik telefon konuşmasını bitirmesini sabırla beklersiniz. Bunlar, aile yaşantısının olumlu ve sevgi dolu yanlarıyla birlikte gelen günlük şeylerdir. Ancak bazı günler, pek çok küçük, ya da aslında çok da küçük olmayan şey birbirini takip eder ve belki uykunuzu da iyi almamışsınızdır veya eşinizle tartışmışsınızdır ve sonuçta sabrınızı yitirmeye başlarsınız ve sinirler gerilir. Stresi, kendinize dikkat ederek ve basit stresle başetme yöntemleri uygulayarak azaltabilirsiniz.
Stresi azaltmanın yolları
Ağırdan alın.
Günlük olarak yaptığınız işlerin çoğu, çocuğunuz varken daha uzun zaman alır. Acele ve telaştan kaçınmak için kendinize fazladan zaman tanıyın. Zaman kısıtlaması ortadan kalktığında, çocuklarının tepkisi de daha iyi olacaktır.
Pozitif düşünün.
Kafanız içinde sık sık ne yapacağınızı planlamak, kendinizin ve başkalarının yaptıkları hakkında yorum yapmak gibi konuşmaları yaparsınız. Bu konuşmalar olumlu olduğunda, kendinizi de daha rahat ve sakin hissedersiniz. Örneğin; eğer kendinize "Bunu yapabilirim" ya da "Karar almakta iyiyimdir" derseniz, kendinizi cesaretlendirmiş olursunuz ve bunun sonucunda da kendinizi daha az stres altında hissedersiniz. Kendinize söyleyeceğiniz "Bu berbat" ve "Ben ümitsiz vakayım" gibi sözler, ters etki yaratır ve kendinize olan güveninizi azaltır. Kendinizle yaptığınız konuşmalara dikkat edin ve bunların olumlu olmasına çalışın. Çocuklarınızı cesaretlendirebiliyorsunuz, kendinizi niye cesaretlendirmeyesiniz?
Günlük rutininize rahatlatıcı aktiviteleri de dahil edin.
Mesela sakin bir müzik dinleyebilir veya bir kitap okuyabilirsiniz. Evde sakince geçirilecek bir zaman diliminden hem siz, hem de çocuklarınız yararlanabilirsiniz.
Şu basit rahatlama egzersizlerini deneyin.
Gerildiğinizi hissetmeye başladığınızda,
• yavaş, derin bir nefes alın ve yavaşça verin ve sonra tekrar edin.
• omuzlarınızı gevşek tutup ellerinizi de iki yanınıza serbestçe bırakın.
• alnınızı sıkmayın ve çenenizi de kasmayın.
• vücudunuz gevşedikçe, zihninizin de gevşediğini hissedin.
Sakin kalabilmek
Bazen üzerinizde biriken baskıyı kontrol altında tutabilmek için çabucak bir şeyler bulmanız gerekebilir. Aşağıdaki öneriler bu noktada işinize yarayabilir:
• Bir arkadaşınıza telefon edin.
• Temiz hava alın.
• 10 a kadar sayıp kendinize sorun: "Sakin miyim?" Cevap "hayır"sa, "evet" olana dek saymaya devam edin.
• Yüksek sesle gülün. Kahkaha stres atılmasına yardımcı olur.
• Sevdiğiniz bir müziği koyup dinleyin.
• Evde büyük bir temizlik yaparak enerjinizi oraya kanalize edin.
• Bir bardak su için, ya da kendinize çay yapın.
• Çocuğunuzla geçirdiğiniz, onu yatırırken size sarılması gibi hoş bir anı düşünün.
• Çocuğunuza sarılın.
• Kendinize sakin olup, pozitif düşünmenizi söyleyin.
• Çocuğunuzla ilgili ilk anılarınızın yer aldığı, fotoğraf albümü, eski oyuncakları gibi eşyalara bakın.
Stres nedir?
Stres, çocuklarınıza, aileniza, işinize ve günlük işlerinize dair sorumluluklarınız, başedebileceğinizden fazla gelmeye başladıysa, hissedebileceğiniz baskı duygusudur. Stresliyseniz, kaslarınız gerilir, kendinizi yorgun ve sinirli hissedebilirsiniz ve normalde uğraştığınız küçük şeyler bile sizi çileden çıkarabilir.
Çoğu zaman stres yaratabilecek pek çok şey karşısında sakinliğinizi korursunuz: Oraya buraya saçılmış yemek artıklarını sakince temizler, yere atılmış giysileri söylenmeden toparlar ve etmeniz gereken telefonu etmeden önce, bluğ çağındaki kızınızın kırk saatlik telefon konuşmasını bitirmesini sabırla beklersiniz. Bunlar, aile yaşantısının olumlu ve sevgi dolu yanlarıyla birlikte gelen günlük şeylerdir. Ancak bazı günler, pek çok küçük, ya da aslında çok da küçük olmayan şey birbirini takip eder ve belki uykunuzu da iyi almamışsınızdır veya eşinizle tartışmışsınızdır ve sonuçta sabrınızı yitirmeye başlarsınız ve sinirler gerilir. Stresi, kendinize dikkat ederek ve basit stresle başetme yöntemleri uygulayarak azaltabilirsiniz.
Stresi azaltmanın yolları
Ağırdan alın.
Günlük olarak yaptığınız işlerin çoğu, çocuğunuz varken daha uzun zaman alır. Acele ve telaştan kaçınmak için kendinize fazladan zaman tanıyın. Zaman kısıtlaması ortadan kalktığında, çocuklarının tepkisi de daha iyi olacaktır.
Pozitif düşünün.
Kafanız içinde sık sık ne yapacağınızı planlamak, kendinizin ve başkalarının yaptıkları hakkında yorum yapmak gibi konuşmaları yaparsınız. Bu konuşmalar olumlu olduğunda, kendinizi de daha rahat ve sakin hissedersiniz. Örneğin; eğer kendinize "Bunu yapabilirim" ya da "Karar almakta iyiyimdir" derseniz, kendinizi cesaretlendirmiş olursunuz ve bunun sonucunda da kendinizi daha az stres altında hissedersiniz. Kendinize söyleyeceğiniz "Bu berbat" ve "Ben ümitsiz vakayım" gibi sözler, ters etki yaratır ve kendinize olan güveninizi azaltır. Kendinizle yaptığınız konuşmalara dikkat edin ve bunların olumlu olmasına çalışın. Çocuklarınızı cesaretlendirebiliyorsunuz, kendinizi niye cesaretlendirmeyesiniz?
Günlük rutininize rahatlatıcı aktiviteleri de dahil edin.
Mesela sakin bir müzik dinleyebilir veya bir kitap okuyabilirsiniz. Evde sakince geçirilecek bir zaman diliminden hem siz, hem de çocuklarınız yararlanabilirsiniz.
Şu basit rahatlama egzersizlerini deneyin.
Gerildiğinizi hissetmeye başladığınızda,
• yavaş, derin bir nefes alın ve yavaşça verin ve sonra tekrar edin.
• omuzlarınızı gevşek tutup ellerinizi de iki yanınıza serbestçe bırakın.
• alnınızı sıkmayın ve çenenizi de kasmayın.
• vücudunuz gevşedikçe, zihninizin de gevşediğini hissedin.
Sakin kalabilmek
Bazen üzerinizde biriken baskıyı kontrol altında tutabilmek için çabucak bir şeyler bulmanız gerekebilir. Aşağıdaki öneriler bu noktada işinize yarayabilir:
• Bir arkadaşınıza telefon edin.
• Temiz hava alın.
• 10 a kadar sayıp kendinize sorun: "Sakin miyim?" Cevap "hayır"sa, "evet" olana dek saymaya devam edin.
• Yüksek sesle gülün. Kahkaha stres atılmasına yardımcı olur.
• Sevdiğiniz bir müziği koyup dinleyin.
• Evde büyük bir temizlik yaparak enerjinizi oraya kanalize edin.
• Bir bardak su için, ya da kendinize çay yapın.
• Çocuğunuzla geçirdiğiniz, onu yatırırken size sarılması gibi hoş bir anı düşünün.
• Çocuğunuza sarılın.
• Kendinize sakin olup, pozitif düşünmenizi söyleyin.
• Çocuğunuzla ilgili ilk anılarınızın yer aldığı, fotoğraf albümü, eski oyuncakları gibi eşyalara bakın.
Çocuk felci, poliomyelit (poliomyelitis)
Çocuk felci, poliomyelit (poliomyelitis) veya polio isimleri ile bilinen hastalık; poliovirus adı verilen bir virüs tarafından meydana getirilir ve sinirler ve kaslar da dahil olmak üzere tüm vücudu etkileyebilir. Şiddetli hastalık durumunda sürekli felç veya ölüm meydana gelebilir. Polio bulaşıcı bir hastalıktır. Hastalık etkeni virüsün bulaşması hastalıklı kişiye doğrudan temasla, hastanın ağız ve burnundan çıkan sıvılarla veya hastalıklı kişinin virüs içeren dışkısı ile temasla olabilir. Virüs ağız veya burun yolu ile sağlam kişinin vücuduna girer, boğazda veya sindirim sisteminde yerleşerek çoğalır ve kan ve lenf (damarları) aracılığı ile vücuda yayılır. Hastalığın kuluçka süresi ortalama 7-14 gündür (5-35 gün arası).
Riskli Durumlar
- polio aşısının yapılmaması
- polio salgını olan bölgeye yolculuk yapmak
- hamilelik
- çok yaşlı veya bebek olmak
- ağız, burun veya boğazda yaralanma meydana gelmesi (diş tedavisi, bademciklerin alınması)
- virüsü aldıktan sonra bağışıklık sistemimizi bozacak anormal bir stres meydana gelmesi (duygusal veya fiziksel)
Çocuk felci dünya çapında görülen bir hastalıktır. Ancak aşılamaya yeterli özen gösteren ülkelerde nadiren gözlenir. Yaz ve sonbahar aylarında daha sık gözlenir. Kızlarda daha sık gibi görülmekle birlikte felçler erkek çocuklarda daha sık gözlenir. Salgınlar aşılamanın yapılmadığı bölgelerde gözlenir. 1840 ile 1950 li yıllar arasında poliomyelit dünya çapında salgınlara neden olmakta idi.
Korunma
Polio aşısı, yapıldığı insanların hemen hepsini hastalıktan korumaktadır. Koruma oranı %90 ın üzerindedir.
Ülkemizde bebeklerde 2, 3, 4 üncü aylarla 16-24 ay arasında ve ilkokul 1.inci sınıfta (yani toplam 5 defa) oral polio aşısı yapımaktadır (Aşı Takvimine bakınız).
Belirtiler
Polio mikrobu alındıktan sonra gelişebilecek hastalıklar 3 temel grupta incelenebilir: polio belirtileri oluşmayan hastalık, felce neden olmayan hastalık ve felç gelişen hastalık. Hastaların %95 inde polio belirtileri gelişmeyen hastalık meydana gelir ve fark edilmeden atlatılır. Diğer iki grupta merkezi sinir sistemini etkilenir. Polio belirtileri gelişmeyen hastalık atlatıldıktan sonra diğer grup hastalıklar ortaya çıkabilir.
(1) Polio belirtileri oluşmayan hastalık:
- aşağıdaki belirti olmayabilir veya belirtiler 72 saat ve altında ortadan kaybolur.
- hafif ateş
- başağrısı
- genel bir rahatsızlık hissi
- boğazda yanma
- boğazda kızarıklık
- kusma
(2) Felce Neden Olmayan Polio
- aşağıdaki şikayetler 1-2 hafta sürebilir
- orta dereceli ateş
- başağrısı
- boyun sertliği (ense sertliği)
- kusma
- ishal
- aşırı yorgunluk, halsizlik
- huzursuzluk
- sırt, kol, bacak, boyun ve karında ağrı ve sertleşme
- herhangi bir bölgede kas spzmları ve hassasiyet
- ense ağrısı (boyun ağrısı)
- ciltte kızarıklıklar
(3) Felç Gelişen Polio
- diğer belirtilerden 5-7 gün önce ateş görülür
- başağrısı
- sırt ve ense sertliği
- kas zayıflığı (simetrik değildir) gelişir ve felce doğru ilerler
- felç, omuriliğin tutulduğu yere göre değişiklik gösterir.
- bazı bölgelerde dokunma hissinde değişiklik
- dokunmakla bazı yerler ağrır/acır
- idrar yapma zorluğu
- kabızlık
- karında şişlik hissi
- yutma zorluğu
- kas ağrıları
- özellikle sırt ve boyunda kas spzmları ve kasılmaları
- ağızdan salya (sıvı) gelmesi
- solunum güçlüğü
- duygusal kontrol güçleşir
- Babinski refleksi pozitif hale geçer
Testler
Muayene ile beyin zarlarının etkilendiğine dair bulgular saptanabilir.
Boğaz çalkantı sularında, dışkıda ve beyin omurilik sıvısında (BOS) yapılacak analizlerle virüsün varlığı saptanabilir. BOS analizi normal olabilir veya basıncında, protein ve beyaz küre miktarında hafif artış saptanabilir.
Tedavi
Enfeksiyon geçirilirken, tedavinin amacı şikayetleri kontrol altında tutabilmektir.
Şiddetli hastalarda özel uygulamalar gerekebilir (solunum desteği gibi).
Şikayetlere ve şikayetlerin şiddetine göre tedavi yöntemi değişir, ancak amaç şikayetleirn giderilmesidir.
Aktivite sadece kas zayıflığı döneminde ve geçici olarak kısıtlanır. Kas ağrıları için ısı uygulanabilir. Kasların güçlendirilmesi amacı ile destek uygulamaları ve tedaviler denenebilir.
Sonuç
Beyin ve omuriliğin tutulmadığı durumlarda hastalıın tamamen düzelme olasılığı %90 ın üzerindedir.
Beyin veya omuriliğin tutulması acil bir durumdur ve felç veya ölümle sonuçlanabilir. Ölümler genelde solunum güçlüğünden meydana gelir.
Felç, ölümden daha sık olarak gözlenir.
Polio sonucunda; akciğer ödemi, şok, felç, aspirasyon pnömonisi (yutmaya bağlı gelişen zatüre ?) hipertansiyon, idrar yolu enfeksiyonları, böbrek taşları, paralitik ileus (barsak hareketlerinin ortadan kalkması), kalp kası iltihabı (myokardit) gelişebilir
Riskli Durumlar
- polio aşısının yapılmaması
- polio salgını olan bölgeye yolculuk yapmak
- hamilelik
- çok yaşlı veya bebek olmak
- ağız, burun veya boğazda yaralanma meydana gelmesi (diş tedavisi, bademciklerin alınması)
- virüsü aldıktan sonra bağışıklık sistemimizi bozacak anormal bir stres meydana gelmesi (duygusal veya fiziksel)
Çocuk felci dünya çapında görülen bir hastalıktır. Ancak aşılamaya yeterli özen gösteren ülkelerde nadiren gözlenir. Yaz ve sonbahar aylarında daha sık gözlenir. Kızlarda daha sık gibi görülmekle birlikte felçler erkek çocuklarda daha sık gözlenir. Salgınlar aşılamanın yapılmadığı bölgelerde gözlenir. 1840 ile 1950 li yıllar arasında poliomyelit dünya çapında salgınlara neden olmakta idi.
Korunma
Polio aşısı, yapıldığı insanların hemen hepsini hastalıktan korumaktadır. Koruma oranı %90 ın üzerindedir.
Ülkemizde bebeklerde 2, 3, 4 üncü aylarla 16-24 ay arasında ve ilkokul 1.inci sınıfta (yani toplam 5 defa) oral polio aşısı yapımaktadır (Aşı Takvimine bakınız).
Belirtiler
Polio mikrobu alındıktan sonra gelişebilecek hastalıklar 3 temel grupta incelenebilir: polio belirtileri oluşmayan hastalık, felce neden olmayan hastalık ve felç gelişen hastalık. Hastaların %95 inde polio belirtileri gelişmeyen hastalık meydana gelir ve fark edilmeden atlatılır. Diğer iki grupta merkezi sinir sistemini etkilenir. Polio belirtileri gelişmeyen hastalık atlatıldıktan sonra diğer grup hastalıklar ortaya çıkabilir.
(1) Polio belirtileri oluşmayan hastalık:
- aşağıdaki belirti olmayabilir veya belirtiler 72 saat ve altında ortadan kaybolur.
- hafif ateş
- başağrısı
- genel bir rahatsızlık hissi
- boğazda yanma
- boğazda kızarıklık
- kusma
(2) Felce Neden Olmayan Polio
- aşağıdaki şikayetler 1-2 hafta sürebilir
- orta dereceli ateş
- başağrısı
- boyun sertliği (ense sertliği)
- kusma
- ishal
- aşırı yorgunluk, halsizlik
- huzursuzluk
- sırt, kol, bacak, boyun ve karında ağrı ve sertleşme
- herhangi bir bölgede kas spzmları ve hassasiyet
- ense ağrısı (boyun ağrısı)
- ciltte kızarıklıklar
(3) Felç Gelişen Polio
- diğer belirtilerden 5-7 gün önce ateş görülür
- başağrısı
- sırt ve ense sertliği
- kas zayıflığı (simetrik değildir) gelişir ve felce doğru ilerler
- felç, omuriliğin tutulduğu yere göre değişiklik gösterir.
- bazı bölgelerde dokunma hissinde değişiklik
- dokunmakla bazı yerler ağrır/acır
- idrar yapma zorluğu
- kabızlık
- karında şişlik hissi
- yutma zorluğu
- kas ağrıları
- özellikle sırt ve boyunda kas spzmları ve kasılmaları
- ağızdan salya (sıvı) gelmesi
- solunum güçlüğü
- duygusal kontrol güçleşir
- Babinski refleksi pozitif hale geçer
Testler
Muayene ile beyin zarlarının etkilendiğine dair bulgular saptanabilir.
Boğaz çalkantı sularında, dışkıda ve beyin omurilik sıvısında (BOS) yapılacak analizlerle virüsün varlığı saptanabilir. BOS analizi normal olabilir veya basıncında, protein ve beyaz küre miktarında hafif artış saptanabilir.
Tedavi
Enfeksiyon geçirilirken, tedavinin amacı şikayetleri kontrol altında tutabilmektir.
Şiddetli hastalarda özel uygulamalar gerekebilir (solunum desteği gibi).
Şikayetlere ve şikayetlerin şiddetine göre tedavi yöntemi değişir, ancak amaç şikayetleirn giderilmesidir.
Aktivite sadece kas zayıflığı döneminde ve geçici olarak kısıtlanır. Kas ağrıları için ısı uygulanabilir. Kasların güçlendirilmesi amacı ile destek uygulamaları ve tedaviler denenebilir.
Sonuç
Beyin ve omuriliğin tutulmadığı durumlarda hastalıın tamamen düzelme olasılığı %90 ın üzerindedir.
Beyin veya omuriliğin tutulması acil bir durumdur ve felç veya ölümle sonuçlanabilir. Ölümler genelde solunum güçlüğünden meydana gelir.
Felç, ölümden daha sık olarak gözlenir.
Polio sonucunda; akciğer ödemi, şok, felç, aspirasyon pnömonisi (yutmaya bağlı gelişen zatüre ?) hipertansiyon, idrar yolu enfeksiyonları, böbrek taşları, paralitik ileus (barsak hareketlerinin ortadan kalkması), kalp kası iltihabı (myokardit) gelişebilir
Etiketler:
barsak,
çocuk,
felci,
kas,
myokardit,
poliomyelit,
poliomyelitis
Mutlu bir çocuk yetiştirin!
*Anne babanın çocuğuna verebileceği en güzel hediye "mutlu olma kapasitesi". Çocuğunuza, ruhunu hayatı boyunca besleyecek "pozitif bakış açısı" kazandırın. Bu çocukları, kendinden emin, optimist ve başarılı yapıyor.
Derslere, kurslara ara verip çocuğunuzla bire bir vakit geçirin. Onunla beraber yerde oturup yap boz yapın, mutfakta beraber omlet yapın, banyo yapmadan önce beraber yüzünüzü boyayın, parkta beraber kaydıraktan kayın.
* Değer yargılarını geliştirin. Ona sorumlulukları olan değerli bir vatandaş olduğunu aşılayın. Etrafındaki insanların hayatında fark yaratacak kapasitede olduğunu gösterin. Mesela kullanmadığı oyuncakları beraber biriktirip, bir derneye bağışlayın. Eski gazeteleri biriktirmeyi, geri dönüşümü ona onun dilinde anlatın.
* Aktivitelerde ona katılın, beraber bisiklete binin, beraber yüzmeye gidin, hem onu teşvik edersiniz hemde bol bol spor yapmış olursunuz.
* Espri yapın, fıkralar anlatın, arada bir birbirinize takılın, bol bol gülün, gülmek daha fazla oxsijen solumanızı sağlar.
* Çocuğunuzu iyi bir iş yaptığında tebrik edin, ona hangi konularda başarılı olduğunu açıkça anlatın. Mesela ödevini bitirdiğinde "resminde kullandığın renkleri çok beğendim ..." gibi detay verin. Yaptığı proje hakkında konuşun. Çocuğunuzu hediye ile değil övgülerle ödüllendirin.
* Çocuğunuzun iyi yemek yemesine özen gösterin. Yemek aralarında yoğurt, meyva ve bol su verin. Yemek yemez diye öğün araları çocuğunuzu aç bırakmayın, hem piskolojisini etkiler hem de kilo kaybına neden olur.
* Çocuğunuza hayal gücünü kullanabileceği oyunlar yaratın. Resim yapmak hem hayal gücünü geliştirecektir hemde yaptığı resimden dolayı tatmin hissi doğacaktır.
* Günde 4 kere çocuğunuzu kucaklayın, 8 kere öpün, 16 kere ona gülümseyin. Tüm bunlar size kat kat geri dönecek.
* Çocuğunuzu dinlemesini öğrenin, lafını yarıda kesmeyin, başka bir işle ilgileniyorsanız, bırakın ve ona konsantre olun. Söylediği şeylerin önemli olduğunu onu dinleyerek gösterebilirsiniz. Bırakın aynı şeyleri tekrar etsin, siz hep aynı dikkatle dinleyin.
* Mükemmeliyetçiliği bırakın. Çocuğunuzun yarıda bıraktığı bir işi bitirmeye veya düzeltmeye çalışmanız onun kendine güvenini sarsar. Masayı silerken atladığı köşeyi tekrar silmeniz veya beraber diktiğiniz saksıyı düzeltmeniz ona yaptığı işin iyi olmadığı hissini verecektir. Bir daha çocuğunuzun yaptığı işi düzeltmek için elinizi uzattığınızda düşünün ! Eğer yaptığı iş tehlike yaratmıyorsa, sağlığa zararlı değilse elinizi geri çekin.
* Karşılaştığı güçlükleri kendi başına aşmasını öğretin. Ayakkabı bağlarını yavaşta olsa bekleyin kendi bağlasın, çamaşırları asmanızda yardım etmek istiyor, beraber asın. Merdivenlerden kendi inmek istiyor, önünde yürümek şartıyla bırakın insin. Üstünden gelemeyeceği bir problemle karşılaştığında size problemi anlatmasını söyleyin ve çözümüne beraber karar verin.
* Sevdiği şeyleri yapmasına izin verin, gereksiz kısıtlama enerjisini ve heycanını dışa atmasını engeller buda ona sıkıntı verir. Unutmayın... oyuncaklarını toplamayı öğrenmesi için önce dağıtabilmesi lazım.
Derslere, kurslara ara verip çocuğunuzla bire bir vakit geçirin. Onunla beraber yerde oturup yap boz yapın, mutfakta beraber omlet yapın, banyo yapmadan önce beraber yüzünüzü boyayın, parkta beraber kaydıraktan kayın.
* Değer yargılarını geliştirin. Ona sorumlulukları olan değerli bir vatandaş olduğunu aşılayın. Etrafındaki insanların hayatında fark yaratacak kapasitede olduğunu gösterin. Mesela kullanmadığı oyuncakları beraber biriktirip, bir derneye bağışlayın. Eski gazeteleri biriktirmeyi, geri dönüşümü ona onun dilinde anlatın.
* Aktivitelerde ona katılın, beraber bisiklete binin, beraber yüzmeye gidin, hem onu teşvik edersiniz hemde bol bol spor yapmış olursunuz.
* Espri yapın, fıkralar anlatın, arada bir birbirinize takılın, bol bol gülün, gülmek daha fazla oxsijen solumanızı sağlar.
* Çocuğunuzu iyi bir iş yaptığında tebrik edin, ona hangi konularda başarılı olduğunu açıkça anlatın. Mesela ödevini bitirdiğinde "resminde kullandığın renkleri çok beğendim ..." gibi detay verin. Yaptığı proje hakkında konuşun. Çocuğunuzu hediye ile değil övgülerle ödüllendirin.
* Çocuğunuzun iyi yemek yemesine özen gösterin. Yemek aralarında yoğurt, meyva ve bol su verin. Yemek yemez diye öğün araları çocuğunuzu aç bırakmayın, hem piskolojisini etkiler hem de kilo kaybına neden olur.
* Çocuğunuza hayal gücünü kullanabileceği oyunlar yaratın. Resim yapmak hem hayal gücünü geliştirecektir hemde yaptığı resimden dolayı tatmin hissi doğacaktır.
* Günde 4 kere çocuğunuzu kucaklayın, 8 kere öpün, 16 kere ona gülümseyin. Tüm bunlar size kat kat geri dönecek.
* Çocuğunuzu dinlemesini öğrenin, lafını yarıda kesmeyin, başka bir işle ilgileniyorsanız, bırakın ve ona konsantre olun. Söylediği şeylerin önemli olduğunu onu dinleyerek gösterebilirsiniz. Bırakın aynı şeyleri tekrar etsin, siz hep aynı dikkatle dinleyin.
* Mükemmeliyetçiliği bırakın. Çocuğunuzun yarıda bıraktığı bir işi bitirmeye veya düzeltmeye çalışmanız onun kendine güvenini sarsar. Masayı silerken atladığı köşeyi tekrar silmeniz veya beraber diktiğiniz saksıyı düzeltmeniz ona yaptığı işin iyi olmadığı hissini verecektir. Bir daha çocuğunuzun yaptığı işi düzeltmek için elinizi uzattığınızda düşünün ! Eğer yaptığı iş tehlike yaratmıyorsa, sağlığa zararlı değilse elinizi geri çekin.
* Karşılaştığı güçlükleri kendi başına aşmasını öğretin. Ayakkabı bağlarını yavaşta olsa bekleyin kendi bağlasın, çamaşırları asmanızda yardım etmek istiyor, beraber asın. Merdivenlerden kendi inmek istiyor, önünde yürümek şartıyla bırakın insin. Üstünden gelemeyeceği bir problemle karşılaştığında size problemi anlatmasını söyleyin ve çözümüne beraber karar verin.
* Sevdiği şeyleri yapmasına izin verin, gereksiz kısıtlama enerjisini ve heycanını dışa atmasını engeller buda ona sıkıntı verir. Unutmayın... oyuncaklarını toplamayı öğrenmesi için önce dağıtabilmesi lazım.
Şımarık çocuk okula alışamıyor
Evde her istedikleri yapılan, küçük bir prens ya da prenses gibi özenle büyütülen çocuklar, okula başladıklarında çeşitli sorunlar yaşıyor.
International Hospital’dan Psikolog Ferahim Yeşilyurt, “El bebek gül bebek büyütülen çocuklar okulda zorluklar yaşıyor. Okul fobisi ortaya çıkıyor. Bu fobinin en büyük nedeni, çocukların evden ve aileden ayrılmak istememesi” diyor. Başka çocuklara bakarak kendisinin ‘özel’ olmadığını anlayan çocuk, okula gitmek istemediğini söylüyor, ağlıyor, alışamıyor. Psikolog Ferahim Yeşilyurt, bu noktada çocukların, topluma karışıp zorluk yaşamaktansa evlerindeki krallıklarına geri dönmeyi istediklerini belirtiyor. Çünkü evde anneleri yemek yemeleri için adeta peşlerinden koşuyor, okulda ise yemeğini yemesi konusunda annesi gibi ısrar eden olmuyor. Ailelerin evin içinde çocuk yedi yaşına da gelse prens ya da prenses gibi davrandıklarını belirten Yeşilyurt, “Okul fobisinin en büyük nedeni çocuğun, evden ve aileden ayrılmak istememesi. Anne çocuğa çok düşkün oluyor ve ayrılmak istemiyor. Çocuk okula gidince annesi yanında olmuyor, karşısında bir öğretmen buluyor. Öğretmenin tüm çocuklarla ilgilendiğini görüyor. Bu defa öğretmenini paylaşmakta zorlanıyor. Bu kalabalığın içinde kendi yerini biraz daha görmesi, diğer çocuklarla paylaşması öğrenmesi de zaman alıyor” dedi.
Anne okula gitmemeli
Bilgisayarın yaygınlaşmasından itibaren çocuklar eskiden olduğu gibi sokakta oynayıp sosyalleşemiyor. Sokakta oynayan çocuklar aynı zamanda kendilerini nasıl koruyacaklarını, paylaşmayı, oyunda yenildikleri zaman üzülmemeyi, tekrar denemeyi, başarmak için uğraşmayı öğreniyordu. Ancak apartmandan dışarı çıkmayan, çıktığı zaman da ailesiyle arabayla bir yerlere giden çocuklar, yeterince sosyalleşemedikleri için zorlanıyor. Çocuk annesiyle okula gelmeye ve dersler bitene kadar beklemeye başlıyor. Bazen bu durum bir ay kadar sürüyor. Ferahim Yeşilyurt, annelerin okula gitmesinin yanlış olduğunu belirterek, “Bu durum çocukların okula başlamasını, alışmasını, diğer arkadaşlarıyla kaynaşabilmesini önlüyor. Çocuk bir türlü okula başlayamıyor” dedi. Öğretmenini başka çocuklarla paylaşmak istemeyen çocuklar, öğretmeni anne ve babasının yerine koyuyor, kendisine özel ilgi göstermesini istiyor, sürekli dikkat çekmeye çalışıyor, bu nedenle yeterince olgunlaşamıyor.
Çocukların merakından rahatsız olmayın
Okulda başarıyı etkileyen en önemli faktör zeka. Ancak sadece zeki olmak da yeterli olmuyor. Ailede sürekli sorunlar, kavgalar ve tartışmalar varsa çocuk ailesindeki sorunları düşünüyor. Ailede desteklenen çocuklara ise, sürekli bunu yapabilirsin, üstesinden gelebilirsin tarzı mesajlar veriliyor. Destek alan çocuklar da bu nedenle öğrenmeye daha istekli oluyor. Merak duygusu da öğrenmeyi önemli ölçüde etkiliyor. Bu doğuştan geliyor, çocuk büyüdükçe soruları da artıyor. Ancak bazı aileler, çocuklarının çok fazla soru sormasından sıkılıp rahatsız oluyor, soruları da cevapsız bırakıyor. Çocuklar da sormaktan vazgeçiyor. Oysa çocuklar sürekli soru sorarak, meraklarını gidermeye çalışıyor. Meraklı çocuk iş çıkaran çocuktur, yaratıcıdır, üreticidir. Sorarak öğrenmeye çalışır. Bu nedenle çocukların sorularına, kısa da olsa bir cevap vermek gerekiyor. Soruların cevaplarıyla bağlantılar kurdukça, zekanın işlevselliği de artıyor. Aile merak duygusunun oluşmasına katkıda bulunduysa, çocuk da kendini geliştiriyor. Ailesine başkalarına sorup bir şekilde merakını gideriyor.
Öğretmenin adaleti iletişimi kolaylaştırıyor
Öğretmenin öğrencilerine karşı adaletli olması, iyi bir iletişim kurması, öğretmenin öğrenciler tarafından model olarak seçilmesi gündeme geliyor. Ancak eğitim hayatındaki bazı sıkıntılar, yaklaşık 70-80 öğrencinin bulunduğu sınıflarda eğitim görmek öğretmenlerin de verimini etkiliyor. Kalabalık sınıflarda, öğrenmede zorluk yaşayan, çeşitli rahatsızlıklar nedeniyle öğrenme güçlüğü bulunan çocukların olması, öğretmenin daha çok bu çocuklarla ilgilenmesine neden olabiliyor. Bu durumda iyi ve orta derecedeki çocuklara ayrılan zaman azalabiliyor. Bu nedenle ailelerin bir şekilde okul hayatını desteklemek zorunda olduğunu belirten Yeşilyurt, şöyle konuştu: “Aileler bir şekilde okul hayatını desteklemek durumundadır, gün içinde tekrarlamadıkça öğrenilen konu unutulabilir. Öğrenemeyen ya da öğrenmede zorluk çeken çocuklara yapılan eleştirilerin dozu iyi ayarlanmalıdır. Çocuklara tembel, haylaz, gerizekalı gibi sıfatlar yakıştırmak doğru bir yaklaşım değildir. Damgalıyorsunuz ve çocuk da kendini böyle nitelendiriyor, nasıl olsa tembelmişim, annem babam da öyle söylüyor yaklaşımıyla kabulleniyor.”
International Hospital’dan Psikolog Ferahim Yeşilyurt, “El bebek gül bebek büyütülen çocuklar okulda zorluklar yaşıyor. Okul fobisi ortaya çıkıyor. Bu fobinin en büyük nedeni, çocukların evden ve aileden ayrılmak istememesi” diyor. Başka çocuklara bakarak kendisinin ‘özel’ olmadığını anlayan çocuk, okula gitmek istemediğini söylüyor, ağlıyor, alışamıyor. Psikolog Ferahim Yeşilyurt, bu noktada çocukların, topluma karışıp zorluk yaşamaktansa evlerindeki krallıklarına geri dönmeyi istediklerini belirtiyor. Çünkü evde anneleri yemek yemeleri için adeta peşlerinden koşuyor, okulda ise yemeğini yemesi konusunda annesi gibi ısrar eden olmuyor. Ailelerin evin içinde çocuk yedi yaşına da gelse prens ya da prenses gibi davrandıklarını belirten Yeşilyurt, “Okul fobisinin en büyük nedeni çocuğun, evden ve aileden ayrılmak istememesi. Anne çocuğa çok düşkün oluyor ve ayrılmak istemiyor. Çocuk okula gidince annesi yanında olmuyor, karşısında bir öğretmen buluyor. Öğretmenin tüm çocuklarla ilgilendiğini görüyor. Bu defa öğretmenini paylaşmakta zorlanıyor. Bu kalabalığın içinde kendi yerini biraz daha görmesi, diğer çocuklarla paylaşması öğrenmesi de zaman alıyor” dedi.
Anne okula gitmemeli
Bilgisayarın yaygınlaşmasından itibaren çocuklar eskiden olduğu gibi sokakta oynayıp sosyalleşemiyor. Sokakta oynayan çocuklar aynı zamanda kendilerini nasıl koruyacaklarını, paylaşmayı, oyunda yenildikleri zaman üzülmemeyi, tekrar denemeyi, başarmak için uğraşmayı öğreniyordu. Ancak apartmandan dışarı çıkmayan, çıktığı zaman da ailesiyle arabayla bir yerlere giden çocuklar, yeterince sosyalleşemedikleri için zorlanıyor. Çocuk annesiyle okula gelmeye ve dersler bitene kadar beklemeye başlıyor. Bazen bu durum bir ay kadar sürüyor. Ferahim Yeşilyurt, annelerin okula gitmesinin yanlış olduğunu belirterek, “Bu durum çocukların okula başlamasını, alışmasını, diğer arkadaşlarıyla kaynaşabilmesini önlüyor. Çocuk bir türlü okula başlayamıyor” dedi. Öğretmenini başka çocuklarla paylaşmak istemeyen çocuklar, öğretmeni anne ve babasının yerine koyuyor, kendisine özel ilgi göstermesini istiyor, sürekli dikkat çekmeye çalışıyor, bu nedenle yeterince olgunlaşamıyor.
Çocukların merakından rahatsız olmayın
Okulda başarıyı etkileyen en önemli faktör zeka. Ancak sadece zeki olmak da yeterli olmuyor. Ailede sürekli sorunlar, kavgalar ve tartışmalar varsa çocuk ailesindeki sorunları düşünüyor. Ailede desteklenen çocuklara ise, sürekli bunu yapabilirsin, üstesinden gelebilirsin tarzı mesajlar veriliyor. Destek alan çocuklar da bu nedenle öğrenmeye daha istekli oluyor. Merak duygusu da öğrenmeyi önemli ölçüde etkiliyor. Bu doğuştan geliyor, çocuk büyüdükçe soruları da artıyor. Ancak bazı aileler, çocuklarının çok fazla soru sormasından sıkılıp rahatsız oluyor, soruları da cevapsız bırakıyor. Çocuklar da sormaktan vazgeçiyor. Oysa çocuklar sürekli soru sorarak, meraklarını gidermeye çalışıyor. Meraklı çocuk iş çıkaran çocuktur, yaratıcıdır, üreticidir. Sorarak öğrenmeye çalışır. Bu nedenle çocukların sorularına, kısa da olsa bir cevap vermek gerekiyor. Soruların cevaplarıyla bağlantılar kurdukça, zekanın işlevselliği de artıyor. Aile merak duygusunun oluşmasına katkıda bulunduysa, çocuk da kendini geliştiriyor. Ailesine başkalarına sorup bir şekilde merakını gideriyor.
Öğretmenin adaleti iletişimi kolaylaştırıyor
Öğretmenin öğrencilerine karşı adaletli olması, iyi bir iletişim kurması, öğretmenin öğrenciler tarafından model olarak seçilmesi gündeme geliyor. Ancak eğitim hayatındaki bazı sıkıntılar, yaklaşık 70-80 öğrencinin bulunduğu sınıflarda eğitim görmek öğretmenlerin de verimini etkiliyor. Kalabalık sınıflarda, öğrenmede zorluk yaşayan, çeşitli rahatsızlıklar nedeniyle öğrenme güçlüğü bulunan çocukların olması, öğretmenin daha çok bu çocuklarla ilgilenmesine neden olabiliyor. Bu durumda iyi ve orta derecedeki çocuklara ayrılan zaman azalabiliyor. Bu nedenle ailelerin bir şekilde okul hayatını desteklemek zorunda olduğunu belirten Yeşilyurt, şöyle konuştu: “Aileler bir şekilde okul hayatını desteklemek durumundadır, gün içinde tekrarlamadıkça öğrenilen konu unutulabilir. Öğrenemeyen ya da öğrenmede zorluk çeken çocuklara yapılan eleştirilerin dozu iyi ayarlanmalıdır. Çocuklara tembel, haylaz, gerizekalı gibi sıfatlar yakıştırmak doğru bir yaklaşım değildir. Damgalıyorsunuz ve çocuk da kendini böyle nitelendiriyor, nasıl olsa tembelmişim, annem babam da öyle söylüyor yaklaşımıyla kabulleniyor.”
Spor yapan çocuk sakindir
Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu (BESYO) Müdürü Prof. Dr. Sami Mengütay,
çocukların küçük yaşta spora yönlendirilmesi gerektiğini belirterek,
“Hareketsiz çocuk, kendisiyle barışık olmayan, agresif yapıda olur” diyor.
Spor eğitimi alan çocukların yaratıcılık, hoşgörü, sosyalleşme gibi özellikler
kazanacağını ifade eden Mengütay, bu alana yönlendirmede ise başta aileler
olmak üzere beden eğitim öğretmenlerinin etkili olduğuna işaret etti.
Başarı için çocukların erken yaşta spora yönlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Mengütay,
“Yapılan araştırmalar, çocukların spordan çok, televizyon ve bilgisayar başında vakit geçirdiklerini gösteriyor.
Hareketsiz çocuk kendisiyle barışık olmayan, agresif yapıda oluyor” dedi.
çocukların küçük yaşta spora yönlendirilmesi gerektiğini belirterek,
“Hareketsiz çocuk, kendisiyle barışık olmayan, agresif yapıda olur” diyor.
Spor eğitimi alan çocukların yaratıcılık, hoşgörü, sosyalleşme gibi özellikler
kazanacağını ifade eden Mengütay, bu alana yönlendirmede ise başta aileler
olmak üzere beden eğitim öğretmenlerinin etkili olduğuna işaret etti.
Başarı için çocukların erken yaşta spora yönlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Mengütay,
“Yapılan araştırmalar, çocukların spordan çok, televizyon ve bilgisayar başında vakit geçirdiklerini gösteriyor.
Hareketsiz çocuk kendisiyle barışık olmayan, agresif yapıda oluyor” dedi.
3 Aralık 2007 Pazartesi
Çocuklar ve tikleri
Çocuklarda görülen; yineleyici, istem dışı, amaca yönelik olmayan, ancak baskılanabilen göz kırpma, burun çekme, boğazını temizleme gibi garip hareket ve ses çıkarmalar, tik olarak adlandırılır.
Ses çıkarma şeklindeki tikler diğer vücut hareketleri ile ilgili tiklerle birlikte görülürse Tourette Sendromu adı verilen özel bir durumdan bahsedilir. Ses çıkarma şeklindeki tikler; boğaz temizleme, ses çıkarmadan konu dışı belirli sözcükleri ya da deyişleri yineleme, açık saçık sözcükler kullanma, küfür etme ve kendi söylediklerini, duyduğu son sesi ve cümleyi yinelemesi şeklinde ortaya çıkar.
Neden çocuklar?
Nedeni tam olarak anlaşılamamış olmakla birlikte tiklerin oluşmasında genetik ve çevresel etkenlerin rol oynadığı düşünülmektedir. Beyin kimyasallarından (nörotransmitter) biri olan dopaminin anormal metabolizmasından kaynaklandığına dair dikkate değer kanıtlar bulunmuştur. Tik belirtileri genellikle gerginlik veren bir olay sonrasında artar. Aile ve çevre tarafından yapılan uyarılar ile cezalandırmalar tiklerde artışa neden olabilir. Tiklerin genetik özelliği belirgin olup, yakın akrabalarında tikler olan çocuklarda daha sık rastlanır.
Bazıları kalıcı olabilir!
Tikler geçici ya da kalıcı olabilir. Geçici olarak niteleyebileceğimiz tikler, çeşitli beden bölgelerinde ortaya çıkar ve bir yıldan kısa bir sürede kaybolur. Bu bozukluk, çocuklar arasında oldukça yaygındır. Sağlıklı çocukların %12-14'ünde, daha sık, 3-10 yaşları arasında görülür. Eğer bir çocukta bu davranışlar bir yıldan fazla sürerse buna uzun süren tik bozukluğu adı verilmektedir. Çocuklarda görülen tiklerin büyük bir kısmı erişkin yaşa gelmeden kaybolur, ancak bir kısmında erişkin dönemde de kalıcı olabilir.
Ebeveynler ne yapmalı?
Tiklerin yerleşmesinde anne, baba ya da öğretmen gibi, çocukların iletişimde olduğu kişilerin rolü önemlidir. Çünkü yetişkinler, çocukta ortaya çıkan tikler nedeniyle kaygılanmakta, çocuğun her davranışını kontrol etmeye çalışmaktadır. Yetişkinlerin, çocukları sürekli uyararak kendilerini kontrol etmelerini istemeleri, iki şekilde etkili olarak çocuklarda tiklerin yerleşmesine yol açmaktadır. Anne babanın kaygısı nedeniyle çocuk davranışlarını kontrol etmeye çalışır sonuçta da, yaşadığı gerginlik tiklerin daha çok ortaya çıkmasına neden olur. Bu nedenle tikleri söndürme ve yok etmede, aile öğretmen işbirliği önemlidir. Öğretmenin bilgilendirilmesiyle sınıfta çocuk için daha olumlu ve destekleyici bir çevre sağlanabilir. Öğretmen tarafından çocuğun tikleri nedeniyle sürekli azarlanması okuldan uzaklaşmasına neden olabilir. Öğretmenin bilgilendirilmesi de, tik davranışlarına olumlu yaklaşmasının sağlanması çok önemlidir.
Ses çıkarma şeklindeki tikler diğer vücut hareketleri ile ilgili tiklerle birlikte görülürse Tourette Sendromu adı verilen özel bir durumdan bahsedilir. Ses çıkarma şeklindeki tikler; boğaz temizleme, ses çıkarmadan konu dışı belirli sözcükleri ya da deyişleri yineleme, açık saçık sözcükler kullanma, küfür etme ve kendi söylediklerini, duyduğu son sesi ve cümleyi yinelemesi şeklinde ortaya çıkar.
Neden çocuklar?
Nedeni tam olarak anlaşılamamış olmakla birlikte tiklerin oluşmasında genetik ve çevresel etkenlerin rol oynadığı düşünülmektedir. Beyin kimyasallarından (nörotransmitter) biri olan dopaminin anormal metabolizmasından kaynaklandığına dair dikkate değer kanıtlar bulunmuştur. Tik belirtileri genellikle gerginlik veren bir olay sonrasında artar. Aile ve çevre tarafından yapılan uyarılar ile cezalandırmalar tiklerde artışa neden olabilir. Tiklerin genetik özelliği belirgin olup, yakın akrabalarında tikler olan çocuklarda daha sık rastlanır.
Bazıları kalıcı olabilir!
Tikler geçici ya da kalıcı olabilir. Geçici olarak niteleyebileceğimiz tikler, çeşitli beden bölgelerinde ortaya çıkar ve bir yıldan kısa bir sürede kaybolur. Bu bozukluk, çocuklar arasında oldukça yaygındır. Sağlıklı çocukların %12-14'ünde, daha sık, 3-10 yaşları arasında görülür. Eğer bir çocukta bu davranışlar bir yıldan fazla sürerse buna uzun süren tik bozukluğu adı verilmektedir. Çocuklarda görülen tiklerin büyük bir kısmı erişkin yaşa gelmeden kaybolur, ancak bir kısmında erişkin dönemde de kalıcı olabilir.
Ebeveynler ne yapmalı?
Tiklerin yerleşmesinde anne, baba ya da öğretmen gibi, çocukların iletişimde olduğu kişilerin rolü önemlidir. Çünkü yetişkinler, çocukta ortaya çıkan tikler nedeniyle kaygılanmakta, çocuğun her davranışını kontrol etmeye çalışmaktadır. Yetişkinlerin, çocukları sürekli uyararak kendilerini kontrol etmelerini istemeleri, iki şekilde etkili olarak çocuklarda tiklerin yerleşmesine yol açmaktadır. Anne babanın kaygısı nedeniyle çocuk davranışlarını kontrol etmeye çalışır sonuçta da, yaşadığı gerginlik tiklerin daha çok ortaya çıkmasına neden olur. Bu nedenle tikleri söndürme ve yok etmede, aile öğretmen işbirliği önemlidir. Öğretmenin bilgilendirilmesiyle sınıfta çocuk için daha olumlu ve destekleyici bir çevre sağlanabilir. Öğretmen tarafından çocuğun tikleri nedeniyle sürekli azarlanması okuldan uzaklaşmasına neden olabilir. Öğretmenin bilgilendirilmesi de, tik davranışlarına olumlu yaklaşmasının sağlanması çok önemlidir.
1 Aralık 2007 Cumartesi
DURUN ve DÜŞÜNÜN
Adam yeni aldığı kamyonuna bakmak için evinden çıktığında üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle, kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş. Çok sinirlenmiş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da, elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp, gözlerini açtığında bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, "Babacığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm," demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: "Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?" Babası eve dönmüş ve intihar etmiş. Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü anımsayın. Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; Genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Durun ve düşünün. Harekete geçmeden önce düşünün. Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin.
30 Kasım 2007 Cuma
Raşitizm (Rikets / kemik zayıflığı) nedir?
Raşitizm kemiklerde kalsiyum depolanmasının yetersiz olmasına bağlı olarak ortaya çıkan şekil bozukluklarına verilen genel addır. Nedenleri çeşitlidir. Her yaşta görülebilir. En sık olarak görülen, dolayışıyla raşitizm denilince ilk akla gelen D vitamini eksikliğine bağlı olarak süt çocukluğu döneminde gelişen raşitizmdir.
D vitamini eksikliği neden olur?
D vitamini diğer vitaminlerin çoğundan farklı olarak besinlerle alınmasının yanında güneş ışığının yardımı ile ciltte yapılır. Ciltte yapılan bu D vitamini vücudun gereksinimini karşılayan temel kaynaktır. Besinlerle alınan ya da ciltte yapılan vitamin D karaciğerde ve böbreklerde bir dizi işlemden geçerek etki gücü en yüksek olan D vitamini şekline dönüşür. D vitamini eksikliği de bu aşamalardan herhangi birindeki bir soruna bağlı olarak gelişebilir; Güneş ışığına yeterince maruz kalmamak, D vitamini ve kalsiyumdan zengin besinler almamak, barsaklardan emilim bozukluğu, karaciğer ya da böbrek yetersizliği gibi. Bunlara ek olarak, uzun süreli olarak kullanılan bazı ilaçlar da D vitamini metabolizmasını etkileyerek raşitizme yol açabilir. Epilepsi (sara hastalığı) tedavisinde kullanılan difenilhidantoin (epdantoin) ve fenobarbital (luminal) bu ilaçlar arasında yer alır.
Vitamin D hangi besinlerde bulunur?
Eğer besinler özel olarak D vitamininden zenginleştirilmemişse, genellikle sıradan bir beslenme günlük gereksinimi karşılamaya yetmez. Bunun istisnası balık ürünleri özellikle balık yağıdır.
Anne sütünde yeterince D vitamini var mıdır?
Anne sütündeki D vitamini miktarı 12-60 IU civarındadır. Bu miktar günlük D vitamini ihtiyacı olarak saptanan 400 IU’e kıyasla azdır. Anne sütündeki D vitamininin daha kolay emildiği, dolayısıyla daha etkin olduğu ileri sürülse de, bugün anne sütünün tek başına süt çocuğunun D vitamini gereksinimini karşılamayacağına inanılmaktadır. Bu durum özellikle annede D vitamini eksikliği varsa daha büyük önem taşır. Ana rahminde fötusun D vitamin ihtiyacı annenin depolarından karşılanır. Fötus doğumdan sonra kendini bir süre idare edebilecek kadar D vitaminini de çeşitli dokularında depolar. Eğer annede D vitamini depoları yeterli değilse bebek ya D vitamini eksik olarak, ya da yetersiz D vitamini depolamış olarak doğar. Bu durum da doğumdan sonra yeterli D vitamini alınmaz ya da yeterince güneş ışığına maruz kalınmazsa D vitamini eksikliğine bağlı raşitizmin oluşmasını kolaylaştırır.
Raşitizmin belirtileri nelerdir?
Raşitizmin belirtileri yaşa göre değişir. En sık görüldüğü dönem olan ilk yaş içerisindeki belirtiler kandaki kalsiyum ve fosfor düzeylerinin düşüklüğüne bağlıdır. Bu belirtiler; sebebi izah edilemeyen huzursuzluk gibi müphem belirtilerden havale geçirmeye kadar değişir. Raşitizmli bebeklerin kasları gevşek ve güçsüzdür. Bu nedenle geç oturur, geç emekler ve geç yürürler. Buna karşın zeka gelişimleri bu durumdan etkilenmez. Nedeni bilinmeyen ve hastalıkla ilişkisi kesin olarak gösterilmemiş ama anneler tarafından sıkça söylenen bir belirti de baş terlemesidir.
Raşitizmin diğer belirtileri ise kemiklerde kalsiyum birikiminin yetersizliğine bağlıdır. Bıngıldak yaşa göre büyüktür ve kapanması gecikir. El ve ayak bilekleri geniştir. Kaburgaların üzerinde tespih tanesi gibi şişkinlikler fark edilebilir. Göğüs kafesinin alt kısmında oluk benzeri bir çökme oluşabilir. Diş çıkması gecikir. Raşitizmli çocukların alınları geniş ve belirgin, karınları ise şiş gözükür. Eğer hastalık tedavi edilmezse büyüme yavaşlar ve bir süre sonra çocuk boyca yaşıtlarına göre geri kalır. Çocuk yürümeye başladıktan sonraki en önemli bulgu bacaklardaki eğriliktir (O ya da V bacak).
Bu belirtilerin önemli bir kısmı raşitizme özgü değildir. Bununla beraber bu belirtilerin bir kaçı bir araya gelirse raşitizm bulunup bulunmadığına ilişkin tetkiklerin yapılması gereklidir.
Raşitizmin vitamin D eksikliği dışında ortaya çıkması mümkün müdür?
Evet. Raşitizm nadir de olsa başka durumlarda da ortaya çıkabilir. Bu durumlar ya böbrek hastalıklarına ya da doğuştan beri bulunup belirtilerini daha geç dönemde veren genetik/ailevi bozukluklara bağlıdırlar. Bu hastalıkların sonuçları ve tedavisi her birine özgü olduğu için, vitamin D eksikliğine bağlı raşitizmden ayırt edilmesi önemlidir.
Raşitizm nasıl teşhis edilir?
Çoğunlukla klinik bulgular teşhis için yeterli olmakla beraber kesin teşhis için ya kemik filmi çekilmesi ve/veya kan tahlili ile kalsiyum, fosfor ve alkalen fosfataz düzeylerinin ölçülmesi gerekli olacaktır.
Raşitizmin tedavisi zor mudur?
Raşitizmin tedavisi oldukça kolaydır. Tedavinin esası eksikliğin giderilip, depoları doldurmaya yetecek D vitamininin verilmesinden ibarettir. Tedavi çok nadir durumlar dışında ağız yolu ile verilir. D vitamini her gün günlük ihtiyacın 5-20 misli dozda (2000-8000 IU/gün) ve iki ila üç ay süre ile verilir. Bir başka tedavi yolu da yüksek doz D vitamininin (600 000 IU) bir defada ağızdan verilmesidir. Her iki tedavinin de kendine özgü avantaj ve dezavantajları olup, hangi tedavinin seçileceği kararı hekim tarafından verilmelidir. Eğer kalsiyum eksikliğine bağlı belirtiler ağırsa ve kalsiyum düzeyleri düşükse tedaviye ağız yolu ile kalsiyum verilmesi de eklenir.
Raşitizm tedavisinin riskli yanları var mı dır?
D vitamini eğer gereğinden uzun veya fazla dozda kullanıldığı takdirde D vitamini zehirlenmesi denilen, böbrek yetmezliği ve ölüme kadar gidebilecek bir hastalığa yol açabilir. Bu nedenle D vitamini tedavisinin hekim kontrolünde uygulanması gereklidir.
Raşitizmden korunulabilir mi?
Evet. Raşitizmden korunmanın temel koşulu gebe ve emzikli annelerle çocukların yeterince güneş ışığına maruz kalmalarının sağlanmasıdır. D vitamini yapımını sağlayan ultraviyole ışını pencere camından geçmez. Bu nedenle arzu edilen yararın sağlanabilmesi için güneş ışığına direkt olarak maruz kalınması gereklidir. Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir çalışmada sadece bez bağlı olarak haftada 10 dakika, baş, yüz, el ve ayaklar açık olarak haftada 2 saat güneş ışığında bulunmanın korunmak için yeterli olduğu gösterilmiştir. Bununla beraber, biz bu sürenin yarı çıplak olarak günde 10 dakikadan, giysili olarak günde 30 dakikadan daha fazla olması gerektiğine inanmaktayız. Annelerin bebeklerin en önemli D vitamini kaynağı olduğu akılda tutulmalı ve gebe ya da emzikli kadınlar da benzer şekilde güneş ışığına maruz kalmaya çalışmalıdırlar. Bu durum dini inanışlar nedeni ile kadınların örtündüğü ülkemizde çok daha önemlidir.
Yukarıdaki korunma tedbirlerine ek olarak, ağız yolu ile D vitamini verilmesi ile de korunma mümkündür. Annelerde D vitamin eksikliği riski de göz önünde tutularak, anne sütü alan tüm çocuklara günde 400 IU D vitamini verilmelidir. Hazır mama ile beşlenen çocuklarda bu mamalar yeterince D vitamini içerdiği için böyle bir uygulamaya gerek yoktur. D vitamini verilmesi anne sütü kesildikten sonra da devam etmeli ve en az 1 yıl süre ile uygulanmalıdır. Bu noktada, anne sütünün ilk dört ile altı ay içerisinde D vitamin içeriği dışında çocuğun büyüme ve gelişmesi için tek başına yeterli olduğunu hatırlamak, diğer yararları göz önünde tutulduğunda anne sütünün bebek için en iyi besin olduğunu bir kez daha vurgulamak yararlı olacaktır.
Diğer bir önemli korunma yolu da, en sık tüketilen besinlerin, daha hazırlanma aşamasındayken D vitamini yönünden zenginleştirilmesidir. Bati ülkelerinde 1930’lu yıllardan beri sürdürülen bu uygulama bir miktar başlangıç yatırımı gerektirse de kolay ve ucuz bir yöntemdir. Sadece süt ve ekmeğin D vitamini yönünden zenginleştirilmesi yalnız raşitizmin değil, ileri yaşlarda D vitamini eksikliği sonucu artan kemik erimesi (osteoporoz) ve buna bağlı kırık riskinin de azalmasına hizmet edecektir.
D vitamini ile ilgili yanlış inanışlar var mıdır?
Başlangıçta da söz edildiği gibi D vitamini eksikliğinde diş çıkması gecikebilir. Bu nedenle dişlerini çıkarmakta geciken tüm çocuklarda D vitamini verilmesinin yararı olduğu inanışı yaygındır. “Diş iğnesi” adı ile hekim önerisi dışında kullanılan yüksek doz D vitamini enjeksiyonları yukarıda belirtildiği gibi D vitamini zehirlenmesinin ciddi sonuçlarına neden olabilir. Diş çıkmasında gecikmenin çok değişik nedenleri olabilir. D vitamini eksikliği bunlardan sadece biridir. Altta yatan esas neden bilinmeden diş çıkması geciken her çocuğa yüksek doz D vitamin verilmesi yanlıştır.
Prof. Dr. Şükrü Hatun, Kocaeli Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı - Endokrinoloji ve Diyabet Bilim Dalı
Doç.Dr. Ali Süha Çalıkoğlu, North Caroline Tıp Fakültesi Pediatrik Endokrinoloji Bölümü
D vitamini eksikliği neden olur?
D vitamini diğer vitaminlerin çoğundan farklı olarak besinlerle alınmasının yanında güneş ışığının yardımı ile ciltte yapılır. Ciltte yapılan bu D vitamini vücudun gereksinimini karşılayan temel kaynaktır. Besinlerle alınan ya da ciltte yapılan vitamin D karaciğerde ve böbreklerde bir dizi işlemden geçerek etki gücü en yüksek olan D vitamini şekline dönüşür. D vitamini eksikliği de bu aşamalardan herhangi birindeki bir soruna bağlı olarak gelişebilir; Güneş ışığına yeterince maruz kalmamak, D vitamini ve kalsiyumdan zengin besinler almamak, barsaklardan emilim bozukluğu, karaciğer ya da böbrek yetersizliği gibi. Bunlara ek olarak, uzun süreli olarak kullanılan bazı ilaçlar da D vitamini metabolizmasını etkileyerek raşitizme yol açabilir. Epilepsi (sara hastalığı) tedavisinde kullanılan difenilhidantoin (epdantoin) ve fenobarbital (luminal) bu ilaçlar arasında yer alır.
Vitamin D hangi besinlerde bulunur?
Eğer besinler özel olarak D vitamininden zenginleştirilmemişse, genellikle sıradan bir beslenme günlük gereksinimi karşılamaya yetmez. Bunun istisnası balık ürünleri özellikle balık yağıdır.
Anne sütünde yeterince D vitamini var mıdır?
Anne sütündeki D vitamini miktarı 12-60 IU civarındadır. Bu miktar günlük D vitamini ihtiyacı olarak saptanan 400 IU’e kıyasla azdır. Anne sütündeki D vitamininin daha kolay emildiği, dolayısıyla daha etkin olduğu ileri sürülse de, bugün anne sütünün tek başına süt çocuğunun D vitamini gereksinimini karşılamayacağına inanılmaktadır. Bu durum özellikle annede D vitamini eksikliği varsa daha büyük önem taşır. Ana rahminde fötusun D vitamin ihtiyacı annenin depolarından karşılanır. Fötus doğumdan sonra kendini bir süre idare edebilecek kadar D vitaminini de çeşitli dokularında depolar. Eğer annede D vitamini depoları yeterli değilse bebek ya D vitamini eksik olarak, ya da yetersiz D vitamini depolamış olarak doğar. Bu durum da doğumdan sonra yeterli D vitamini alınmaz ya da yeterince güneş ışığına maruz kalınmazsa D vitamini eksikliğine bağlı raşitizmin oluşmasını kolaylaştırır.
Raşitizmin belirtileri nelerdir?
Raşitizmin belirtileri yaşa göre değişir. En sık görüldüğü dönem olan ilk yaş içerisindeki belirtiler kandaki kalsiyum ve fosfor düzeylerinin düşüklüğüne bağlıdır. Bu belirtiler; sebebi izah edilemeyen huzursuzluk gibi müphem belirtilerden havale geçirmeye kadar değişir. Raşitizmli bebeklerin kasları gevşek ve güçsüzdür. Bu nedenle geç oturur, geç emekler ve geç yürürler. Buna karşın zeka gelişimleri bu durumdan etkilenmez. Nedeni bilinmeyen ve hastalıkla ilişkisi kesin olarak gösterilmemiş ama anneler tarafından sıkça söylenen bir belirti de baş terlemesidir.
Raşitizmin diğer belirtileri ise kemiklerde kalsiyum birikiminin yetersizliğine bağlıdır. Bıngıldak yaşa göre büyüktür ve kapanması gecikir. El ve ayak bilekleri geniştir. Kaburgaların üzerinde tespih tanesi gibi şişkinlikler fark edilebilir. Göğüs kafesinin alt kısmında oluk benzeri bir çökme oluşabilir. Diş çıkması gecikir. Raşitizmli çocukların alınları geniş ve belirgin, karınları ise şiş gözükür. Eğer hastalık tedavi edilmezse büyüme yavaşlar ve bir süre sonra çocuk boyca yaşıtlarına göre geri kalır. Çocuk yürümeye başladıktan sonraki en önemli bulgu bacaklardaki eğriliktir (O ya da V bacak).
Bu belirtilerin önemli bir kısmı raşitizme özgü değildir. Bununla beraber bu belirtilerin bir kaçı bir araya gelirse raşitizm bulunup bulunmadığına ilişkin tetkiklerin yapılması gereklidir.
Raşitizmin vitamin D eksikliği dışında ortaya çıkması mümkün müdür?
Evet. Raşitizm nadir de olsa başka durumlarda da ortaya çıkabilir. Bu durumlar ya böbrek hastalıklarına ya da doğuştan beri bulunup belirtilerini daha geç dönemde veren genetik/ailevi bozukluklara bağlıdırlar. Bu hastalıkların sonuçları ve tedavisi her birine özgü olduğu için, vitamin D eksikliğine bağlı raşitizmden ayırt edilmesi önemlidir.
Raşitizm nasıl teşhis edilir?
Çoğunlukla klinik bulgular teşhis için yeterli olmakla beraber kesin teşhis için ya kemik filmi çekilmesi ve/veya kan tahlili ile kalsiyum, fosfor ve alkalen fosfataz düzeylerinin ölçülmesi gerekli olacaktır.
Raşitizmin tedavisi zor mudur?
Raşitizmin tedavisi oldukça kolaydır. Tedavinin esası eksikliğin giderilip, depoları doldurmaya yetecek D vitamininin verilmesinden ibarettir. Tedavi çok nadir durumlar dışında ağız yolu ile verilir. D vitamini her gün günlük ihtiyacın 5-20 misli dozda (2000-8000 IU/gün) ve iki ila üç ay süre ile verilir. Bir başka tedavi yolu da yüksek doz D vitamininin (600 000 IU) bir defada ağızdan verilmesidir. Her iki tedavinin de kendine özgü avantaj ve dezavantajları olup, hangi tedavinin seçileceği kararı hekim tarafından verilmelidir. Eğer kalsiyum eksikliğine bağlı belirtiler ağırsa ve kalsiyum düzeyleri düşükse tedaviye ağız yolu ile kalsiyum verilmesi de eklenir.
Raşitizm tedavisinin riskli yanları var mı dır?
D vitamini eğer gereğinden uzun veya fazla dozda kullanıldığı takdirde D vitamini zehirlenmesi denilen, böbrek yetmezliği ve ölüme kadar gidebilecek bir hastalığa yol açabilir. Bu nedenle D vitamini tedavisinin hekim kontrolünde uygulanması gereklidir.
Raşitizmden korunulabilir mi?
Evet. Raşitizmden korunmanın temel koşulu gebe ve emzikli annelerle çocukların yeterince güneş ışığına maruz kalmalarının sağlanmasıdır. D vitamini yapımını sağlayan ultraviyole ışını pencere camından geçmez. Bu nedenle arzu edilen yararın sağlanabilmesi için güneş ışığına direkt olarak maruz kalınması gereklidir. Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir çalışmada sadece bez bağlı olarak haftada 10 dakika, baş, yüz, el ve ayaklar açık olarak haftada 2 saat güneş ışığında bulunmanın korunmak için yeterli olduğu gösterilmiştir. Bununla beraber, biz bu sürenin yarı çıplak olarak günde 10 dakikadan, giysili olarak günde 30 dakikadan daha fazla olması gerektiğine inanmaktayız. Annelerin bebeklerin en önemli D vitamini kaynağı olduğu akılda tutulmalı ve gebe ya da emzikli kadınlar da benzer şekilde güneş ışığına maruz kalmaya çalışmalıdırlar. Bu durum dini inanışlar nedeni ile kadınların örtündüğü ülkemizde çok daha önemlidir.
Yukarıdaki korunma tedbirlerine ek olarak, ağız yolu ile D vitamini verilmesi ile de korunma mümkündür. Annelerde D vitamin eksikliği riski de göz önünde tutularak, anne sütü alan tüm çocuklara günde 400 IU D vitamini verilmelidir. Hazır mama ile beşlenen çocuklarda bu mamalar yeterince D vitamini içerdiği için böyle bir uygulamaya gerek yoktur. D vitamini verilmesi anne sütü kesildikten sonra da devam etmeli ve en az 1 yıl süre ile uygulanmalıdır. Bu noktada, anne sütünün ilk dört ile altı ay içerisinde D vitamin içeriği dışında çocuğun büyüme ve gelişmesi için tek başına yeterli olduğunu hatırlamak, diğer yararları göz önünde tutulduğunda anne sütünün bebek için en iyi besin olduğunu bir kez daha vurgulamak yararlı olacaktır.
Diğer bir önemli korunma yolu da, en sık tüketilen besinlerin, daha hazırlanma aşamasındayken D vitamini yönünden zenginleştirilmesidir. Bati ülkelerinde 1930’lu yıllardan beri sürdürülen bu uygulama bir miktar başlangıç yatırımı gerektirse de kolay ve ucuz bir yöntemdir. Sadece süt ve ekmeğin D vitamini yönünden zenginleştirilmesi yalnız raşitizmin değil, ileri yaşlarda D vitamini eksikliği sonucu artan kemik erimesi (osteoporoz) ve buna bağlı kırık riskinin de azalmasına hizmet edecektir.
D vitamini ile ilgili yanlış inanışlar var mıdır?
Başlangıçta da söz edildiği gibi D vitamini eksikliğinde diş çıkması gecikebilir. Bu nedenle dişlerini çıkarmakta geciken tüm çocuklarda D vitamini verilmesinin yararı olduğu inanışı yaygındır. “Diş iğnesi” adı ile hekim önerisi dışında kullanılan yüksek doz D vitamini enjeksiyonları yukarıda belirtildiği gibi D vitamini zehirlenmesinin ciddi sonuçlarına neden olabilir. Diş çıkmasında gecikmenin çok değişik nedenleri olabilir. D vitamini eksikliği bunlardan sadece biridir. Altta yatan esas neden bilinmeden diş çıkması geciken her çocuğa yüksek doz D vitamin verilmesi yanlıştır.
Prof. Dr. Şükrü Hatun, Kocaeli Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı - Endokrinoloji ve Diyabet Bilim Dalı
Doç.Dr. Ali Süha Çalıkoğlu, North Caroline Tıp Fakültesi Pediatrik Endokrinoloji Bölümü
Çocuklarda idrar yolları enfeksiyonu
İdrar yollarının böbreklerden mesaneye kadar olan bölümü normal olarak sterildir. İdrar yollarının sterilliğini koruyan mekanizmalardan bazıları idrarın asitliği ve serbest akışı, boşaltım mekanizmasının normal olması, sistemin bütünlüğü, vücut savunma sistemleridir. Bu mekanizmalardan herhangi birisindeki anormallik ve idrar tutukluğu, idrar yolu enfeksiyonu açısından başlıca hazırlayıcı faktörlerdir.
Yenidoğanların %1-2’sinde idrar yolu infeksiyonu gelişir, erkek kız oranı 5:1’dir. Erkeklerdeki infeksiyonlar genellikle bakteriyel infeksiyonlardır. Hazırlayıcı faktörlerden bazıları idrar yolunun şekil bozuklukları, prematurelik, vücuda yerleştirilen sondalar ve sünnet yapılmamasıdır. İdrar yolu infeksiyonu olan yenidoğanların %20-40’ında majör böbrek anormallikleri vardır.
Yenidoğan döneminin ardından küçük çocukların %2-5’inde ve okul çağındaki çocukların %5’inde idrar yolu infeksiyonları görülür. Kız erkek oranı yaşla birlikte yükselir ve dört yaşından sonra 10:1’den yüksektir. Kızlarda belirgin olarak daha fazla görülmesi kızlarda üretranın daha kısa olmasına bağlanmıştır. Bu yaş gurubunda diğer hazırlayıcı faktörler vücuda yerleştirilen sondalar, kabızlık, idrar yolunun anotomik anormallikleridir.
Okul Çağındaki idrar yolu enfeksiyonu olan çocukların %5-15’inde ameliyat gerektiren idrar yolu anormallikleri vardır. %30-40’ında koruyucu amaçla antibiyotik kullanılmasını gerektiren vezikoüretral reflu vardır. Reflü olasılığı ilk idrar yolu infeksiyonunun ortaya çıktığı yaşla ters orantılıdır. Açıklamak gerekirse ilk idrar yolu infeksiyonu ne kadar küçük yaşlarda görülürse, reflü olma olasılığı o kadar yüksektir.
Belirtiler :
Yenidoğanlarda belirtiler çok belirgin değildir. İyi beslenememe, ishal, gelişme geriliği, kusma, hafif sarılık, bebekte gevşeklik, ateş veya beden ısısı düşüklüğü idrar yolu infeksiyonunu düşündürebilir.
Bebekler ve Oyun Çocukları’nda farklı belirtilerle kendini gösterebilir. Bazı çocuklar tamamen belirtisiz olabilir, rutin bir tarama esnasında teşhis konabilir. Bazılarında kusma, ishal ve karın ağrısı vardır.
İki Yaşından büyük çocuklarda daha klasik sistit ya da piyelonefrit (böbrek iltihabı) tablosu ortaya çıkabilirse de, idrar yolu infeksiyonlarının neredeyse %40’ı hiçbir belirti vermeyebilir.
Sistit semptomlarından bazıları idrar yaparken ağrı, yanma, sık sık idrara çıkma, kanlı idrar, idrar tutamama, kaşıntı, kötü kokulu idrar ve gece işemeleridir.
Piyelonefrit semptomları ise sistit semptomlarına ek olarak yüksek ateş, titreme ve sırt ve kaburga bölgelerinde ağrı ve duyarlılıktır.
Tedavi :
İdrar yolu infeksiyonlarında tedaviye cevap genel olarak iyidir. Doğru tedavi edilmiş hastalarda genellikle düzeltilemeyen bir idrar yolu anormalliği yoksa böbrek yetersizliği gelişmez. İdrar Yolu İnfeksiyonlu hastaların yaklaşık %50’sinde tekrarlama görülse de ürolojik anormallikleri olanlarda daha sıktır.
Tedavinin amacı böbrek sağlığını korumak ve herhangi bir sekel kalma olasılığını en aza indirgemektir.
İdrar yolu infeksiyonu tanısı konan bütün çocuklarda, karında kütle, böbreklerde büyüme, üretrada anormallik olup olmadığına bakılması gereklidir.
Vezikoüreteral Reflü
İdrar yolu infeksiyonu tanısı konan bütün çocuklarda idrar yolu anormalliklerinin saptanması gerekir. Bu çocukların %25-50’sinde bulunan Vezikoüreteral Reflü, infekte olmuş idrarın böbreğe geri kaçmasıdır. Bu reflü sonucunda böbreğin gelişmesi engellenebilir, böbrek hasar görebilir veya böbrek yetersiliği oluşabilir.
Vezikoüreteral Reflü Evreleri :
Evre I : Yalnızca üreterlerde (böbrekle mesane arasındaki idrar yolu) reflü vardır.
Evre II : Reflü böbreğin toplayıcı kanallarına kadar ulaşır.
Evre III : Üreterler ve böbrek pelvisi genişlemiştir.
Evre IV : İdrar kanallarında genişleme artar, Böbrek içindeki fornikslerin keskin açıları kapanır.
Evre V : Üreter, pelvis (Böbreğin altında çanak şeklinde olan toplayıcı sistem) ve kaliksler çok genişler. Papillaların izleri silinir.
Vezikoüreteral Reflü tanısı konan çocuklarda, tanı konduktan sonraki ilk yıl boyunca 3-4 kez ve bundan sonraki 2 y da 3 yıl boyunca (ya da çocukta İYE semptomları geliştiği zaman) en az yılda iki kez yeniden idrar kültürü yapılmalıdır. Tekrarları azaltmak ve böbrekte hasarın önüne geçmek için evre II ya da daha ileri reflu olan çocuklarda koruyucu antibiyotik tedavisi gerekir.
Vezikoüreteral Reflü evresine göre tedavi edilmelidir. Röntgeni normal olan veya evre I reflü olan çocuklar periyodik idrar kültürü yapılarak izlenebilir. Evre II veya III reflü olan çocuklar koruyucu antibiyotik tedavisi adayıdırlar. Evre IV ya da V reflü ya da majör bir böbrek anormalliği saptanırsa ameliyat gerekebilir.
alıntıdır
Yenidoğanların %1-2’sinde idrar yolu infeksiyonu gelişir, erkek kız oranı 5:1’dir. Erkeklerdeki infeksiyonlar genellikle bakteriyel infeksiyonlardır. Hazırlayıcı faktörlerden bazıları idrar yolunun şekil bozuklukları, prematurelik, vücuda yerleştirilen sondalar ve sünnet yapılmamasıdır. İdrar yolu infeksiyonu olan yenidoğanların %20-40’ında majör böbrek anormallikleri vardır.
Yenidoğan döneminin ardından küçük çocukların %2-5’inde ve okul çağındaki çocukların %5’inde idrar yolu infeksiyonları görülür. Kız erkek oranı yaşla birlikte yükselir ve dört yaşından sonra 10:1’den yüksektir. Kızlarda belirgin olarak daha fazla görülmesi kızlarda üretranın daha kısa olmasına bağlanmıştır. Bu yaş gurubunda diğer hazırlayıcı faktörler vücuda yerleştirilen sondalar, kabızlık, idrar yolunun anotomik anormallikleridir.
Okul Çağındaki idrar yolu enfeksiyonu olan çocukların %5-15’inde ameliyat gerektiren idrar yolu anormallikleri vardır. %30-40’ında koruyucu amaçla antibiyotik kullanılmasını gerektiren vezikoüretral reflu vardır. Reflü olasılığı ilk idrar yolu infeksiyonunun ortaya çıktığı yaşla ters orantılıdır. Açıklamak gerekirse ilk idrar yolu infeksiyonu ne kadar küçük yaşlarda görülürse, reflü olma olasılığı o kadar yüksektir.
Belirtiler :
Yenidoğanlarda belirtiler çok belirgin değildir. İyi beslenememe, ishal, gelişme geriliği, kusma, hafif sarılık, bebekte gevşeklik, ateş veya beden ısısı düşüklüğü idrar yolu infeksiyonunu düşündürebilir.
Bebekler ve Oyun Çocukları’nda farklı belirtilerle kendini gösterebilir. Bazı çocuklar tamamen belirtisiz olabilir, rutin bir tarama esnasında teşhis konabilir. Bazılarında kusma, ishal ve karın ağrısı vardır.
İki Yaşından büyük çocuklarda daha klasik sistit ya da piyelonefrit (böbrek iltihabı) tablosu ortaya çıkabilirse de, idrar yolu infeksiyonlarının neredeyse %40’ı hiçbir belirti vermeyebilir.
Sistit semptomlarından bazıları idrar yaparken ağrı, yanma, sık sık idrara çıkma, kanlı idrar, idrar tutamama, kaşıntı, kötü kokulu idrar ve gece işemeleridir.
Piyelonefrit semptomları ise sistit semptomlarına ek olarak yüksek ateş, titreme ve sırt ve kaburga bölgelerinde ağrı ve duyarlılıktır.
Tedavi :
İdrar yolu infeksiyonlarında tedaviye cevap genel olarak iyidir. Doğru tedavi edilmiş hastalarda genellikle düzeltilemeyen bir idrar yolu anormalliği yoksa böbrek yetersizliği gelişmez. İdrar Yolu İnfeksiyonlu hastaların yaklaşık %50’sinde tekrarlama görülse de ürolojik anormallikleri olanlarda daha sıktır.
Tedavinin amacı böbrek sağlığını korumak ve herhangi bir sekel kalma olasılığını en aza indirgemektir.
İdrar yolu infeksiyonu tanısı konan bütün çocuklarda, karında kütle, böbreklerde büyüme, üretrada anormallik olup olmadığına bakılması gereklidir.
Vezikoüreteral Reflü
İdrar yolu infeksiyonu tanısı konan bütün çocuklarda idrar yolu anormalliklerinin saptanması gerekir. Bu çocukların %25-50’sinde bulunan Vezikoüreteral Reflü, infekte olmuş idrarın böbreğe geri kaçmasıdır. Bu reflü sonucunda böbreğin gelişmesi engellenebilir, böbrek hasar görebilir veya böbrek yetersiliği oluşabilir.
Vezikoüreteral Reflü Evreleri :
Evre I : Yalnızca üreterlerde (böbrekle mesane arasındaki idrar yolu) reflü vardır.
Evre II : Reflü böbreğin toplayıcı kanallarına kadar ulaşır.
Evre III : Üreterler ve böbrek pelvisi genişlemiştir.
Evre IV : İdrar kanallarında genişleme artar, Böbrek içindeki fornikslerin keskin açıları kapanır.
Evre V : Üreter, pelvis (Böbreğin altında çanak şeklinde olan toplayıcı sistem) ve kaliksler çok genişler. Papillaların izleri silinir.
Vezikoüreteral Reflü tanısı konan çocuklarda, tanı konduktan sonraki ilk yıl boyunca 3-4 kez ve bundan sonraki 2 y da 3 yıl boyunca (ya da çocukta İYE semptomları geliştiği zaman) en az yılda iki kez yeniden idrar kültürü yapılmalıdır. Tekrarları azaltmak ve böbrekte hasarın önüne geçmek için evre II ya da daha ileri reflu olan çocuklarda koruyucu antibiyotik tedavisi gerekir.
Vezikoüreteral Reflü evresine göre tedavi edilmelidir. Röntgeni normal olan veya evre I reflü olan çocuklar periyodik idrar kültürü yapılarak izlenebilir. Evre II veya III reflü olan çocuklar koruyucu antibiyotik tedavisi adayıdırlar. Evre IV ya da V reflü ya da majör bir böbrek anormalliği saptanırsa ameliyat gerekebilir.
alıntıdır
Etiketler:
çocuk,
Çocuklarda,
enfeksiyon,
enfeksiyonu,
idrar,
yolları
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
