*Anne babanın çocuğuna verebileceği en güzel hediye "mutlu olma kapasitesi". Çocuğunuza, ruhunu hayatı boyunca besleyecek "pozitif bakış açısı" kazandırın. Bu çocukları, kendinden emin, optimist ve başarılı yapıyor.
Derslere, kurslara ara verip çocuğunuzla bire bir vakit geçirin. Onunla beraber yerde oturup yap boz yapın, mutfakta beraber omlet yapın, banyo yapmadan önce beraber yüzünüzü boyayın, parkta beraber kaydıraktan kayın.
* Değer yargılarını geliştirin. Ona sorumlulukları olan değerli bir vatandaş olduğunu aşılayın. Etrafındaki insanların hayatında fark yaratacak kapasitede olduğunu gösterin. Mesela kullanmadığı oyuncakları beraber biriktirip, bir derneye bağışlayın. Eski gazeteleri biriktirmeyi, geri dönüşümü ona onun dilinde anlatın.
* Aktivitelerde ona katılın, beraber bisiklete binin, beraber yüzmeye gidin, hem onu teşvik edersiniz hemde bol bol spor yapmış olursunuz.
* Espri yapın, fıkralar anlatın, arada bir birbirinize takılın, bol bol gülün, gülmek daha fazla oxsijen solumanızı sağlar.
* Çocuğunuzu iyi bir iş yaptığında tebrik edin, ona hangi konularda başarılı olduğunu açıkça anlatın. Mesela ödevini bitirdiğinde "resminde kullandığın renkleri çok beğendim ..." gibi detay verin. Yaptığı proje hakkında konuşun. Çocuğunuzu hediye ile değil övgülerle ödüllendirin.
* Çocuğunuzun iyi yemek yemesine özen gösterin. Yemek aralarında yoğurt, meyva ve bol su verin. Yemek yemez diye öğün araları çocuğunuzu aç bırakmayın, hem piskolojisini etkiler hem de kilo kaybına neden olur.
* Çocuğunuza hayal gücünü kullanabileceği oyunlar yaratın. Resim yapmak hem hayal gücünü geliştirecektir hemde yaptığı resimden dolayı tatmin hissi doğacaktır.
* Günde 4 kere çocuğunuzu kucaklayın, 8 kere öpün, 16 kere ona gülümseyin. Tüm bunlar size kat kat geri dönecek.
* Çocuğunuzu dinlemesini öğrenin, lafını yarıda kesmeyin, başka bir işle ilgileniyorsanız, bırakın ve ona konsantre olun. Söylediği şeylerin önemli olduğunu onu dinleyerek gösterebilirsiniz. Bırakın aynı şeyleri tekrar etsin, siz hep aynı dikkatle dinleyin.
* Mükemmeliyetçiliği bırakın. Çocuğunuzun yarıda bıraktığı bir işi bitirmeye veya düzeltmeye çalışmanız onun kendine güvenini sarsar. Masayı silerken atladığı köşeyi tekrar silmeniz veya beraber diktiğiniz saksıyı düzeltmeniz ona yaptığı işin iyi olmadığı hissini verecektir. Bir daha çocuğunuzun yaptığı işi düzeltmek için elinizi uzattığınızda düşünün ! Eğer yaptığı iş tehlike yaratmıyorsa, sağlığa zararlı değilse elinizi geri çekin.
* Karşılaştığı güçlükleri kendi başına aşmasını öğretin. Ayakkabı bağlarını yavaşta olsa bekleyin kendi bağlasın, çamaşırları asmanızda yardım etmek istiyor, beraber asın. Merdivenlerden kendi inmek istiyor, önünde yürümek şartıyla bırakın insin. Üstünden gelemeyeceği bir problemle karşılaştığında size problemi anlatmasını söyleyin ve çözümüne beraber karar verin.
* Sevdiği şeyleri yapmasına izin verin, gereksiz kısıtlama enerjisini ve heycanını dışa atmasını engeller buda ona sıkıntı verir. Unutmayın... oyuncaklarını toplamayı öğrenmesi için önce dağıtabilmesi lazım.
Mutlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mutlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Aralık 2007 Salı
3 Aralık 2007 Pazartesi
Çocuklarda kaygı bozukluğu (buketforum)
Kaygı bozukluğu nedir? Çocuğu nasıl etkiler? Ve nasıl giderilir..?
Seçici Konuşmamazlık bir tür “çocukluk kaygı bozukluğu” olarak tanımlanıyor. ELELE Çocuk ve Aile Psikolojik Danışmanlık Gelişim ve Eğitim Merkezi Psikolog ve Özel Eğtim Uzmanı Bihter Mutlu Gencer, “Çocuğun ev, aile veya akrabalarının yanı gibi kendini rahat ve güvende hissettiği ortamlarda konuşup, okul, arkadaş çevresi, oyun ortamı gibi konuşmasının beklendiği sosyal ortamlarda konuşmaması durumudur.” diyor.
Selective Mutizm ne anlamak gelmemektedir?
Seçici Konuşmamazlık bir tür çocukluk kaygı bozukluğudur. Bu çocuklar “konuşmamayı seçtikleri” ortamlarda genellikle göz kontağı kurmaz, kendisine bir iletişim yöneltildiğinde hiç duymamışcasına tamamen hareketsiz kalabilirler. Bu durum elbetteki anne babalar için olduğu kadar öğretmenler ve hatta bu çocuklarla çalışan terapistler için bile oldukça zor bir durumdur.
Tanı kriterleri nelerdir?
DSM-IV’e göre seçici konuşmamazlığın tanı kriterleri şöyledir:
● Çocuk, başka durumlarda konuşurken, birtakım toplumsal durumlarda sürekli bir konuşmamazlık gösterir.
● Çocuğun konuşmaması, onun eğitimini, mesleki başarısını ve sosyal iletişimini bozar.
● Bu sorunun süresi en az 1 aydır (okula başladıktan sonraki ilk ay hariç)
● Konuşamama konuşulan dili bilmeme veya o dili rahat konuşamamaya bağlı değildir.
● Bu sorun bir iletişim bozukluğu (örneğin kekemelik), yaygın gelişimsel bozukluk veya psikotik bir süreçle açıklanamaz.
Hangi sıklıkla görülür?
Seçici konuşmamazlık (SK) toplumda %1’den az yani oldukça ender rastlanan bir durumdur. Genellikle 3-8 yaşları arasında tanı konur. Problem bir kaç ay sürebileceği gibi bir kaç yıl da sürebilir. Toplumda ender rastlanması ve pek bilinmiyor olması bu çocukların utangaç ve içe kapanık olarak nitelendirilmesine ve problemin okul çağına kadar tam olarak anlaşılamamasına bu nedenle tedavinin gecikmesine sebep olabilir.
Nedenleri nedir?
Nedenleri henüz tam olarak saptanamamıştır. Eskiden SK durumunun bir travmaya veya anne baba tutumlarına bağlı olduğu sanıldığı halde son araştırmalar bunun doğru olmadığını göstermiştir. SK’a sahip olan çocukların genellikle kaygıya karşı genetik olarak bir yatkınlığı olduğu düşünülmektedir.
Bu çocuklar bebekliklerinden itibaren bazı kaygı işaretleri gösterebilirler. Anneden ayrılmada güçlük, sese karşı aşırı duyarlılık, uyku sorunları, aşırı ağlama, yeni durumlara karşı zor adapte olma gibi problemler yaşayabilirler.
Biraz büyüyüp aile dışında sosyal ortamlara katılmaya başladıklarında konuşmaya karşı bir korku ve beraberinde donup kalma, içe kapanık vücut duruşu, donuk yüz ifadesi gibi davranışlar geliştirirler.
Biyolojik olarak ele alırsak, beyinde amigdala denilen bölüm kişiyi tehlikeye karşı uyarır ve ne yapması gerektiği konusunda emir verir. Kaygı bozukuğu olan kişilerde amigdala’nın fazladan çalışarak kişi gerçekten tehlikede olmadığında bile tehlike uyarısı gönderdiği düşünülmektedir. SK’a sahip olan çocuklarda beyinden tehlike sinyalleri sosyal ortamlarda gelmektedir.
Tehlike karşısında hissettikleri korku nedeniyle çocuklar bu korkuyla başa çıkabilmek için konuşmaktan kaçınma davranışı geliştirirler ve bu davranış zaman içinde yerleşir. Tedaviye başlama ne kadar gecikirse olumlu sonuç alabilme şansı o derece azalır. Ne de olsa belli bir yaşa kadar sosyal ortamda hiç konuşmamış bir çocuğun ya da gencin bu davranışı iyice yerleşmiş olur.
Tedavisi nasıl planlanır?
SK bir kaygı bozukluğu olarak düşünüldüğüne göre tedavinin hedefleri de öncelikle kaygıyı azaltmak, özgüven ve benlik saygısını yükseltmek ve sosyal durumlarda rahatlamayı sağlamaya çalışmak olmalıdır.
Tedavi aile terapisi, çocuğun davranışlarının iyi okunduğu bir oyun terapisi, bilişsel davranışçı yöntemler ve ek olarak belki ilaç tedavisinin birlikte harmanlandığı bir süreci içermelidir. Bu konuda tecrübeli uzman bir terapist eşliğinde, aile ve okul işbirliği içinde çalışarak sorunun üstesinden gelmeye çalışmalıdırlar.
Tedavi olunmaması ne gibi sorunlara yol açabilir?
Seçici konuşmamazlık sorununa sahip olan çocuklar tedavi edilmedikleri takdirde yetişkinlik çağına kadar sosyal gelişimleri ciddi şekilde zarar görmüş, akademik olarak başarısız, özgüven problemleri olan, sosyal olarak izole ve içe kapanık devam edip; yetişkinlikte sosyal ve mesleki bakımdan yetersiz, kaygı bozukluğu veya depresyona yatkınlığı olan kişiler haline gelmeleri muhtemeldir.
Bu nedenle anne babaların çocuklarında bir veya bir kaç ortamda konuşmama durumu farkettiklerinde zaman kaybetmeden mutlaka seçici konuşmamazlık konusunda tecrübeli bir uzmana başvurup tedavi sürecine başlamalıdırlar.
Seçici Konuşmamazlık bir tür “çocukluk kaygı bozukluğu” olarak tanımlanıyor. ELELE Çocuk ve Aile Psikolojik Danışmanlık Gelişim ve Eğitim Merkezi Psikolog ve Özel Eğtim Uzmanı Bihter Mutlu Gencer, “Çocuğun ev, aile veya akrabalarının yanı gibi kendini rahat ve güvende hissettiği ortamlarda konuşup, okul, arkadaş çevresi, oyun ortamı gibi konuşmasının beklendiği sosyal ortamlarda konuşmaması durumudur.” diyor.
Selective Mutizm ne anlamak gelmemektedir?
Seçici Konuşmamazlık bir tür çocukluk kaygı bozukluğudur. Bu çocuklar “konuşmamayı seçtikleri” ortamlarda genellikle göz kontağı kurmaz, kendisine bir iletişim yöneltildiğinde hiç duymamışcasına tamamen hareketsiz kalabilirler. Bu durum elbetteki anne babalar için olduğu kadar öğretmenler ve hatta bu çocuklarla çalışan terapistler için bile oldukça zor bir durumdur.
Tanı kriterleri nelerdir?
DSM-IV’e göre seçici konuşmamazlığın tanı kriterleri şöyledir:
● Çocuk, başka durumlarda konuşurken, birtakım toplumsal durumlarda sürekli bir konuşmamazlık gösterir.
● Çocuğun konuşmaması, onun eğitimini, mesleki başarısını ve sosyal iletişimini bozar.
● Bu sorunun süresi en az 1 aydır (okula başladıktan sonraki ilk ay hariç)
● Konuşamama konuşulan dili bilmeme veya o dili rahat konuşamamaya bağlı değildir.
● Bu sorun bir iletişim bozukluğu (örneğin kekemelik), yaygın gelişimsel bozukluk veya psikotik bir süreçle açıklanamaz.
Hangi sıklıkla görülür?
Seçici konuşmamazlık (SK) toplumda %1’den az yani oldukça ender rastlanan bir durumdur. Genellikle 3-8 yaşları arasında tanı konur. Problem bir kaç ay sürebileceği gibi bir kaç yıl da sürebilir. Toplumda ender rastlanması ve pek bilinmiyor olması bu çocukların utangaç ve içe kapanık olarak nitelendirilmesine ve problemin okul çağına kadar tam olarak anlaşılamamasına bu nedenle tedavinin gecikmesine sebep olabilir.
Nedenleri nedir?
Nedenleri henüz tam olarak saptanamamıştır. Eskiden SK durumunun bir travmaya veya anne baba tutumlarına bağlı olduğu sanıldığı halde son araştırmalar bunun doğru olmadığını göstermiştir. SK’a sahip olan çocukların genellikle kaygıya karşı genetik olarak bir yatkınlığı olduğu düşünülmektedir.
Bu çocuklar bebekliklerinden itibaren bazı kaygı işaretleri gösterebilirler. Anneden ayrılmada güçlük, sese karşı aşırı duyarlılık, uyku sorunları, aşırı ağlama, yeni durumlara karşı zor adapte olma gibi problemler yaşayabilirler.
Biraz büyüyüp aile dışında sosyal ortamlara katılmaya başladıklarında konuşmaya karşı bir korku ve beraberinde donup kalma, içe kapanık vücut duruşu, donuk yüz ifadesi gibi davranışlar geliştirirler.
Biyolojik olarak ele alırsak, beyinde amigdala denilen bölüm kişiyi tehlikeye karşı uyarır ve ne yapması gerektiği konusunda emir verir. Kaygı bozukuğu olan kişilerde amigdala’nın fazladan çalışarak kişi gerçekten tehlikede olmadığında bile tehlike uyarısı gönderdiği düşünülmektedir. SK’a sahip olan çocuklarda beyinden tehlike sinyalleri sosyal ortamlarda gelmektedir.
Tehlike karşısında hissettikleri korku nedeniyle çocuklar bu korkuyla başa çıkabilmek için konuşmaktan kaçınma davranışı geliştirirler ve bu davranış zaman içinde yerleşir. Tedaviye başlama ne kadar gecikirse olumlu sonuç alabilme şansı o derece azalır. Ne de olsa belli bir yaşa kadar sosyal ortamda hiç konuşmamış bir çocuğun ya da gencin bu davranışı iyice yerleşmiş olur.
Tedavisi nasıl planlanır?
SK bir kaygı bozukluğu olarak düşünüldüğüne göre tedavinin hedefleri de öncelikle kaygıyı azaltmak, özgüven ve benlik saygısını yükseltmek ve sosyal durumlarda rahatlamayı sağlamaya çalışmak olmalıdır.
Tedavi aile terapisi, çocuğun davranışlarının iyi okunduğu bir oyun terapisi, bilişsel davranışçı yöntemler ve ek olarak belki ilaç tedavisinin birlikte harmanlandığı bir süreci içermelidir. Bu konuda tecrübeli uzman bir terapist eşliğinde, aile ve okul işbirliği içinde çalışarak sorunun üstesinden gelmeye çalışmalıdırlar.
Tedavi olunmaması ne gibi sorunlara yol açabilir?
Seçici konuşmamazlık sorununa sahip olan çocuklar tedavi edilmedikleri takdirde yetişkinlik çağına kadar sosyal gelişimleri ciddi şekilde zarar görmüş, akademik olarak başarısız, özgüven problemleri olan, sosyal olarak izole ve içe kapanık devam edip; yetişkinlikte sosyal ve mesleki bakımdan yetersiz, kaygı bozukluğu veya depresyona yatkınlığı olan kişiler haline gelmeleri muhtemeldir.
Bu nedenle anne babaların çocuklarında bir veya bir kaç ortamda konuşmama durumu farkettiklerinde zaman kaybetmeden mutlaka seçici konuşmamazlık konusunda tecrübeli bir uzmana başvurup tedavi sürecine başlamalıdırlar.
Mutlu evliliğin sırları (buketforum)
Evlilik, cinselliğe izin veren, cinselliği keyfince yaşamayı meşrulaştıran, bazı çiftler için ise mecburlaştıran bir kurum. Cinselliği haz olarak görebilen bireyler için tabu azaldığından cinsellik daha keyifli hale geliyor. Bakırköy Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi Cinsel İşlev Bozuklukları Birimi'nden Uzm. Dr. Ceyda Güvenç, cinselliği zorunluluk olarak görenlerde evliliği bozmamak adına bunun görev halini aldığını belirterek, "Cinsel sorun olduğunu iki taraf da kabullendiğinde çözüm arayışı başlar" diyor.
Evli çiftlerin sıklıkla yaşadıkları cinsel sorunlar neler?
Cinsel sorun birleşmeyi engelleyecek boyutta ise çözüm arayışı acilen başlıyor. Erkekte birleşmeyi engelleyecek derecede erken boşalma ya da sertleşme sorunu, kadında da vajinismustan bahsediyorum. Bunun dışındaki cinsel problemler erteleniyor. Cinsellik öğrenilebilen bir davranış olduğundan çiftlerin cinsel olarak da tanışmaları ve anlaşmalarıyla zaman içinde bir kısmı çözümlenebiliyor. Sorunlar çözülemezse sorunlara alışıp kanıksanabiliyor. Burada çiftin neyi sorun olarak gördüğü ya da görebildiği önemli. Cinsellikle ilgili bilgimiz o kadar az, az olan da o kadar yanlış kaynaklardan edinilmiş ki. Evliliğin 10. yılında kadınların da orgazm olduğunu fark eden kadınlar kadar yıllar sonra eşinin erken boşaldığının farkına varan eşler var. Bazen erkek karısının porno filmlerdeki gibi çığlık atmadığından yakınabiliyor. Karşılanamayan yüksek ve asılsız beklentiler de birer sorun gibi algılanabiliyor.
Evlilikte sorunlar genelde kadından mı yoksa erkekten mi kaynaklı?
Çiftlerin yakınmasını dinlerseniz, kadınlardan kaynaklı olduğunu düşünürsünüz, ancak klinik değerlendirme yapılan çiftlerde eşit gibi görünüyor. Öyle ya erkek erken boşalıyorsa ne yapsın eşini çok arzuluyordur. Sertleşme problemi varsa karısı uyaramıyordur. "Kadın gibi kadın olsa cilve yapsa" sorun olmayacaktır! Aslında cinsel sorunlar çiftin sorunu gibi algılanmalı, evlilikte de cinsellikte de 'ilişki hasta'dır.
İyi gitmeyen bir cinsel yaşantı evliliğe ne kadar zarar verebilir?
Sorunu iki taraf da kabullenirse çözüm arayışı başlayacaktır. Evliliklerde ilişki sorunu yoğun değilse cinsel soruna daha kolay çözüm getirilebilir. Ama çoğunlukla evliliklerde var olan 'cinselliği konuşamama' hali cinsel sorunların da başka alanlara yansıtılıp çatışmaların artmasına sebep olabilir ve bu durumda boşanmalar kolaylaşır. Tabii ki bireysel farklılıklar vardır. Biraz da evlilikten beklentilerle ilgilidir bu. Sorun yaşandığında suçlayıcı olmamak önemlidir.
Cinsel uyum nasıl sağlanabilir?
"Birbirini seven, iyi anlaşan çiftler cinsellikten çok keyif almayı da bilirler" demek gibi "Cinselliği iyi yaşayanlar çok iyi evlilik yürütürler" demek de yanlış. Ancak ilişki uyumluysa cinsel sorunlar çözülebilir, cinsel uyum sağlanabilir. Cinsellikte anormallik kavramı yoktur. İki taraf isterse her şey doğru ve keyiflidir. Cinsellikle ilgili beklentileri anlamak, ortak alanlarda buluşmak emek ve zaman isteyebilir. Bazen evlilikte cinsellik, birlikte öğrenme sürecidir.
Çatışmalar cinselliği nasıl etkiliyor?
Çoğunlukla çözümlenemeyen çatışmalar cinselliği olumsuz yönde etkiler. Ama tersi de geçerli. Kimi zaman cinsellikte yaşanan sorun da çatışmaların açık ya da gizli sebebidir. Böylece kısırdöngü başlar. Danışmanlık sunarken cinsel sorunları evlilik sorunlarından ayrı tutarsak doğru bir yere ulaşamayız. Bazen çiftlerden biri cinsellikten geri çekilmeyi karşı tarafı cezalandırma yöntemi olarak görebilir. Aslında cinselliğini yok sayıyor, kendini cezalandırıyordur.
'Cinselliğin kuralı yok'
Evlilikte yatakların ayrılmaması gerektiği söylenir. Bu doğru mu?
Bir yastıkta kocama tarihe karıştı. Evlilikte keşke yataklar da gönüller de hiç ayrılmasa... İnsan cinselliğinin biyopsikososyal bir süreç olduğu söylenir. Yani biyolojik, psikolojik ve sosyal sorunlardan etkilendiği. Keşke olabilse, ama yatak odasını sorunlardan yalıtmayı çok az çift becerebilir.
Eşlerden birinin yaşanan cinsellikten memnun olmadığı nasıl anlaşılır?
Niye anlamaya çalışalım ki. Sorunun çoğu eşler arasında cinselliğin konuşulamamasından kaynaklanmıyor mu zaten? Tabularımızdan, ayıplarımız, utanmalarımızdan... Memnuniyetsizliği dile getirmek bir yana, cinsellikte neyden daha keyif alabileceğimizin peşine düşmeliyiz aslında. Cinsellik her ilişkiye özel ve kuralları yok; doğruları yanlışları da. Hazzın peşinde koşmak bazen talep etmeyi de gerektirir.
Evliliğin dönemlerine göre cinsellikte değişim olabiliyor mu?
Evlilikte çocukların doğumundan sonra, hatta gebelik döneminde de cinsel sorunlar artabiliyor. Klasik anlamdaki loğusalıktaki cinsel istek azalmasından söz etmiyorum. Erkek için eskiden çekici bulduğu göğüsler artık kutsal ve doyuran-besleyen oluyor. Eskiden seviştiği kadının anne olmasıyla, kendi annesiyle yaşanmış çatışmalar, 'yeni anne', 'eski eş'e yansıtılıyor.
Kadın erkeğin doğum sonrası uzaklaşmasını nasıl algılıyor?
"Kilo aldım, çirkinleştim, kocam beni çekici bulmuyor" tarzında değerlendirebiliyor.
* * * * *
Cinsel tatmin yoksa mutlu ilişki beklemeyin
Terapistin karşısında oturan kadın bir yandan evliliğindeki sorunlardan söz ederken diğer taraftan da cinsel hayatındaki mutsuzluğu dile getiriyordu. Dört yıllık evliydi ve bu süre içinde hiç orgazm olamadığından yakınıyordu. Son yıllarda cinsel isteği de azalmıştı. O da eşi de 32 yaşındaydı ve lise mezunuydular. Özel bir şirkette çalışıyorlardı.
Kadının hamileliliğinin ilk dönemlerinde eşinde de ereksiyon (sertleşme) sorunu görülmeye başlanmıştı. Cinsel sorunları dolayısıyla cinsel ilişki sıklıkları önemli ölçüde azalmış ayda veya iki ayda bire düşmüştü. Cinsel ilişki denemeleri iki tarafın da hayal kırıklığıyla sonlanıyordu. Erkek ereksiyonunu sürdürüp sürdüremeyeceği endişesiyle acele ediyor, eşinin cinsel birleşmeye hazır olmasını beklemeksizin bir an önce birleşmeye geçmek istiyor, bazen konsantrasyonunu ve ereksiyonunu yitiriyor, bazen da ereksiyonunu sürdürse bile kadın yine orgazm olamamanın hayal kırıklığını ve öfkesini yaşıyordu. Kadının memnuniyetsizliği ve şikâyetleri erkeğin başarısızlık korkusunu daha da artırıyor ve mevcut sorun ciddileşerek devam ediyordu.
Terapiye gitmek çözümün ilk adımı
Bir üroloğa gitmelerine, verilen ilacı kullanmalarına rağmen sorun çözülmedi. Erkek, tatmin duygsu yaşamıyor , ereksiyonu sürdürse bile eşi orgazm olamıyordu. Durumdan ilişkileri de etkilenmeye başlamış, gerginleşmişlerdi. Toleransları azalmıştı. Çabuk sinirleniyor, sık kavga ediyorlardı. Gittikleri kadın doğum hekimi rahatlatıcı ilaç önermiş, sonuç alınamayınca da cinsel tedavi konusunda deneyimli bir psikiyatra gitmelerini önermişti.
İlk terapide kadın daha önceleri orgazm taklidi yaptığını itiraf etti. Terapist çifte evde yapmaları için ödevler verdi. Bu arada cinsel iletişimi artırmaya çalışacaklar, buna dair cümleler kuracaklardı. Terapinin başlamasından birkaç hafta sonra kadın orgazm olduğunu mutlulukla dile getirdi. İlişkileri de düzelmiş, birbirlerine ilgi ve sevgileri artmıştı.
Kaynak:HATİCE YAŞAR (Arşivi)
Evli çiftlerin sıklıkla yaşadıkları cinsel sorunlar neler?
Cinsel sorun birleşmeyi engelleyecek boyutta ise çözüm arayışı acilen başlıyor. Erkekte birleşmeyi engelleyecek derecede erken boşalma ya da sertleşme sorunu, kadında da vajinismustan bahsediyorum. Bunun dışındaki cinsel problemler erteleniyor. Cinsellik öğrenilebilen bir davranış olduğundan çiftlerin cinsel olarak da tanışmaları ve anlaşmalarıyla zaman içinde bir kısmı çözümlenebiliyor. Sorunlar çözülemezse sorunlara alışıp kanıksanabiliyor. Burada çiftin neyi sorun olarak gördüğü ya da görebildiği önemli. Cinsellikle ilgili bilgimiz o kadar az, az olan da o kadar yanlış kaynaklardan edinilmiş ki. Evliliğin 10. yılında kadınların da orgazm olduğunu fark eden kadınlar kadar yıllar sonra eşinin erken boşaldığının farkına varan eşler var. Bazen erkek karısının porno filmlerdeki gibi çığlık atmadığından yakınabiliyor. Karşılanamayan yüksek ve asılsız beklentiler de birer sorun gibi algılanabiliyor.
Evlilikte sorunlar genelde kadından mı yoksa erkekten mi kaynaklı?
Çiftlerin yakınmasını dinlerseniz, kadınlardan kaynaklı olduğunu düşünürsünüz, ancak klinik değerlendirme yapılan çiftlerde eşit gibi görünüyor. Öyle ya erkek erken boşalıyorsa ne yapsın eşini çok arzuluyordur. Sertleşme problemi varsa karısı uyaramıyordur. "Kadın gibi kadın olsa cilve yapsa" sorun olmayacaktır! Aslında cinsel sorunlar çiftin sorunu gibi algılanmalı, evlilikte de cinsellikte de 'ilişki hasta'dır.
İyi gitmeyen bir cinsel yaşantı evliliğe ne kadar zarar verebilir?
Sorunu iki taraf da kabullenirse çözüm arayışı başlayacaktır. Evliliklerde ilişki sorunu yoğun değilse cinsel soruna daha kolay çözüm getirilebilir. Ama çoğunlukla evliliklerde var olan 'cinselliği konuşamama' hali cinsel sorunların da başka alanlara yansıtılıp çatışmaların artmasına sebep olabilir ve bu durumda boşanmalar kolaylaşır. Tabii ki bireysel farklılıklar vardır. Biraz da evlilikten beklentilerle ilgilidir bu. Sorun yaşandığında suçlayıcı olmamak önemlidir.
Cinsel uyum nasıl sağlanabilir?
"Birbirini seven, iyi anlaşan çiftler cinsellikten çok keyif almayı da bilirler" demek gibi "Cinselliği iyi yaşayanlar çok iyi evlilik yürütürler" demek de yanlış. Ancak ilişki uyumluysa cinsel sorunlar çözülebilir, cinsel uyum sağlanabilir. Cinsellikte anormallik kavramı yoktur. İki taraf isterse her şey doğru ve keyiflidir. Cinsellikle ilgili beklentileri anlamak, ortak alanlarda buluşmak emek ve zaman isteyebilir. Bazen evlilikte cinsellik, birlikte öğrenme sürecidir.
Çatışmalar cinselliği nasıl etkiliyor?
Çoğunlukla çözümlenemeyen çatışmalar cinselliği olumsuz yönde etkiler. Ama tersi de geçerli. Kimi zaman cinsellikte yaşanan sorun da çatışmaların açık ya da gizli sebebidir. Böylece kısırdöngü başlar. Danışmanlık sunarken cinsel sorunları evlilik sorunlarından ayrı tutarsak doğru bir yere ulaşamayız. Bazen çiftlerden biri cinsellikten geri çekilmeyi karşı tarafı cezalandırma yöntemi olarak görebilir. Aslında cinselliğini yok sayıyor, kendini cezalandırıyordur.
'Cinselliğin kuralı yok'
Evlilikte yatakların ayrılmaması gerektiği söylenir. Bu doğru mu?
Bir yastıkta kocama tarihe karıştı. Evlilikte keşke yataklar da gönüller de hiç ayrılmasa... İnsan cinselliğinin biyopsikososyal bir süreç olduğu söylenir. Yani biyolojik, psikolojik ve sosyal sorunlardan etkilendiği. Keşke olabilse, ama yatak odasını sorunlardan yalıtmayı çok az çift becerebilir.
Eşlerden birinin yaşanan cinsellikten memnun olmadığı nasıl anlaşılır?
Niye anlamaya çalışalım ki. Sorunun çoğu eşler arasında cinselliğin konuşulamamasından kaynaklanmıyor mu zaten? Tabularımızdan, ayıplarımız, utanmalarımızdan... Memnuniyetsizliği dile getirmek bir yana, cinsellikte neyden daha keyif alabileceğimizin peşine düşmeliyiz aslında. Cinsellik her ilişkiye özel ve kuralları yok; doğruları yanlışları da. Hazzın peşinde koşmak bazen talep etmeyi de gerektirir.
Evliliğin dönemlerine göre cinsellikte değişim olabiliyor mu?
Evlilikte çocukların doğumundan sonra, hatta gebelik döneminde de cinsel sorunlar artabiliyor. Klasik anlamdaki loğusalıktaki cinsel istek azalmasından söz etmiyorum. Erkek için eskiden çekici bulduğu göğüsler artık kutsal ve doyuran-besleyen oluyor. Eskiden seviştiği kadının anne olmasıyla, kendi annesiyle yaşanmış çatışmalar, 'yeni anne', 'eski eş'e yansıtılıyor.
Kadın erkeğin doğum sonrası uzaklaşmasını nasıl algılıyor?
"Kilo aldım, çirkinleştim, kocam beni çekici bulmuyor" tarzında değerlendirebiliyor.
* * * * *
Cinsel tatmin yoksa mutlu ilişki beklemeyin
Terapistin karşısında oturan kadın bir yandan evliliğindeki sorunlardan söz ederken diğer taraftan da cinsel hayatındaki mutsuzluğu dile getiriyordu. Dört yıllık evliydi ve bu süre içinde hiç orgazm olamadığından yakınıyordu. Son yıllarda cinsel isteği de azalmıştı. O da eşi de 32 yaşındaydı ve lise mezunuydular. Özel bir şirkette çalışıyorlardı.
Kadının hamileliliğinin ilk dönemlerinde eşinde de ereksiyon (sertleşme) sorunu görülmeye başlanmıştı. Cinsel sorunları dolayısıyla cinsel ilişki sıklıkları önemli ölçüde azalmış ayda veya iki ayda bire düşmüştü. Cinsel ilişki denemeleri iki tarafın da hayal kırıklığıyla sonlanıyordu. Erkek ereksiyonunu sürdürüp sürdüremeyeceği endişesiyle acele ediyor, eşinin cinsel birleşmeye hazır olmasını beklemeksizin bir an önce birleşmeye geçmek istiyor, bazen konsantrasyonunu ve ereksiyonunu yitiriyor, bazen da ereksiyonunu sürdürse bile kadın yine orgazm olamamanın hayal kırıklığını ve öfkesini yaşıyordu. Kadının memnuniyetsizliği ve şikâyetleri erkeğin başarısızlık korkusunu daha da artırıyor ve mevcut sorun ciddileşerek devam ediyordu.
Terapiye gitmek çözümün ilk adımı
Bir üroloğa gitmelerine, verilen ilacı kullanmalarına rağmen sorun çözülmedi. Erkek, tatmin duygsu yaşamıyor , ereksiyonu sürdürse bile eşi orgazm olamıyordu. Durumdan ilişkileri de etkilenmeye başlamış, gerginleşmişlerdi. Toleransları azalmıştı. Çabuk sinirleniyor, sık kavga ediyorlardı. Gittikleri kadın doğum hekimi rahatlatıcı ilaç önermiş, sonuç alınamayınca da cinsel tedavi konusunda deneyimli bir psikiyatra gitmelerini önermişti.
İlk terapide kadın daha önceleri orgazm taklidi yaptığını itiraf etti. Terapist çifte evde yapmaları için ödevler verdi. Bu arada cinsel iletişimi artırmaya çalışacaklar, buna dair cümleler kuracaklardı. Terapinin başlamasından birkaç hafta sonra kadın orgazm olduğunu mutlulukla dile getirdi. İlişkileri de düzelmiş, birbirlerine ilgi ve sevgileri artmıştı.
Kaynak:HATİCE YAŞAR (Arşivi)
2 Aralık 2007 Pazar
Mutlu bir cinsel hayat için
Mutlu bir cinsel yaşam için besinler çok önemli.. Uzmanları dinleyin
Uzmanlar karbonhidrat açısından zengin beslenmenin cinsel hayata olumlu etki yaptığını belirtiyor. Özelikle çinko bu konuda çok değerli minerallerden biri. Çinkonun en çok bulunduğu gıdalar arasında fındık, fıstık, midye ve üzüm bulunuyor.
B, C, E vitamini
Bu üç vitamin cinsel fonksiyonların doğru çalışması açısından vazgeçilmez olarak gösteriliyor. Havuç, semizotu, çilek, ananas, badem, avokado, biber ve bu vitaminlerin bulunduğu diğer yiyecekler cinsel sağlık açısından büyük önem taşıyor.
Afrodizyak ginseng
Uzakdoğu kökenli bu bitki yüzyıllardır cinsel gücü artırıcı olarak kullanıldığı biliniyor. Bitki özellikle erkekler için çok sık kullanılıyor.
Uzak durulması gerekenler
Beyaz şeker, kahve, tütün ve soya ürünlerinin cinsel isteksizlik yarattığını söyleyen uzmanlar, özellikle kadınların bu yiyecekleri çok fazla tüketmemelerini öneriyor.
Portakal suyu ve çikolata
Marrena Lindberg’in 'Orgazmik Diyet’ adlı kitabı daha mutlu bir cinsel yaşam isteyenlere her gün 1 bardak taze sıkılmış portakal suyu içmeyi ve 30 gram siyah çikolatayı öneriyor
İşte 'orgazmik diyet'
Günlük beslenmenizde yüzde 30 oranında protein, yüzde 30 oranında yağ, yüzde 40 oranında şeker, tatlı, beyaz ekmek, patates hariç olmak üzere karbohidrat almanızı öneren diyette istediğiniz kadar meyve ve sebze yiyebilirsiniz.
Diyetten üç günlük bir örnek
1. Gün:
Kahvaltı: Üzerine organik müsli konmuş yoğurt ve meyve
Öğle yemeği: Çok tahıllı ekmeğin üzerine konmuş jambon ve gravyer peyniri. Yanında mayonez veya hardal, taze biber ve havuç
Akşam yemeği: Fırında tavuk, yanında brokoli ve zeytin yağı, limon soslu salata
2. Gün:
Kahvaltı: Hindi salamlı omlet, yanında domates, soğan ve biber
Öğle yemeği: Sebze yemeği ve meyve
Akşam yemeği: Çin usulü pişmiş karışık sebze. (Kırmızı biber, brokoli, soğan, mantar yerfıstığında çevrilmiş) ve ince et parçaları ile, yanında ufak bir porsiyon pilav
3. Gün:
Kahvaltı: 2 dilim jambon, 1-2 yumurta, 1 dilim kızarmış ekmek
Öğle yemeği: Ekmeksiz peynirli burger, sossuz büyük salata
Akşam yemeği: İnce pide ekmek içi yoğurt soslu tavuk, domates, salatalık zeytin ve beyaz peynirli salata (zeytinyağlı)
Uzmanlar karbonhidrat açısından zengin beslenmenin cinsel hayata olumlu etki yaptığını belirtiyor. Özelikle çinko bu konuda çok değerli minerallerden biri. Çinkonun en çok bulunduğu gıdalar arasında fındık, fıstık, midye ve üzüm bulunuyor.
B, C, E vitamini
Bu üç vitamin cinsel fonksiyonların doğru çalışması açısından vazgeçilmez olarak gösteriliyor. Havuç, semizotu, çilek, ananas, badem, avokado, biber ve bu vitaminlerin bulunduğu diğer yiyecekler cinsel sağlık açısından büyük önem taşıyor.
Afrodizyak ginseng
Uzakdoğu kökenli bu bitki yüzyıllardır cinsel gücü artırıcı olarak kullanıldığı biliniyor. Bitki özellikle erkekler için çok sık kullanılıyor.
Uzak durulması gerekenler
Beyaz şeker, kahve, tütün ve soya ürünlerinin cinsel isteksizlik yarattığını söyleyen uzmanlar, özellikle kadınların bu yiyecekleri çok fazla tüketmemelerini öneriyor.
Portakal suyu ve çikolata
Marrena Lindberg’in 'Orgazmik Diyet’ adlı kitabı daha mutlu bir cinsel yaşam isteyenlere her gün 1 bardak taze sıkılmış portakal suyu içmeyi ve 30 gram siyah çikolatayı öneriyor
İşte 'orgazmik diyet'
Günlük beslenmenizde yüzde 30 oranında protein, yüzde 30 oranında yağ, yüzde 40 oranında şeker, tatlı, beyaz ekmek, patates hariç olmak üzere karbohidrat almanızı öneren diyette istediğiniz kadar meyve ve sebze yiyebilirsiniz.
Diyetten üç günlük bir örnek
1. Gün:
Kahvaltı: Üzerine organik müsli konmuş yoğurt ve meyve
Öğle yemeği: Çok tahıllı ekmeğin üzerine konmuş jambon ve gravyer peyniri. Yanında mayonez veya hardal, taze biber ve havuç
Akşam yemeği: Fırında tavuk, yanında brokoli ve zeytin yağı, limon soslu salata
2. Gün:
Kahvaltı: Hindi salamlı omlet, yanında domates, soğan ve biber
Öğle yemeği: Sebze yemeği ve meyve
Akşam yemeği: Çin usulü pişmiş karışık sebze. (Kırmızı biber, brokoli, soğan, mantar yerfıstığında çevrilmiş) ve ince et parçaları ile, yanında ufak bir porsiyon pilav
3. Gün:
Kahvaltı: 2 dilim jambon, 1-2 yumurta, 1 dilim kızarmış ekmek
Öğle yemeği: Ekmeksiz peynirli burger, sossuz büyük salata
Akşam yemeği: İnce pide ekmek içi yoğurt soslu tavuk, domates, salatalık zeytin ve beyaz peynirli salata (zeytinyağlı)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
